RAW etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
RAW etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Haziran 2009 Salı

Kedicix

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

Haftaiçi fotoğraf çekme şansım olmadı. Haftasonu'nu iple çektim. Cuma akşamından makinemin bataryalarını şarj edip cumartesiye hazırlandım :) Hakikate bela bu fotoğraf işi. İnsan birşeyler çekmeden duramıyor.

Cumartesi günü sabah erkenden Özgür'lere kahvaltıya gittik. Özgür'lerin apartman bahçesinde yaşayan bir sürü ufak kedi var. Tabii görür görmez saldı...eeee yani fotoğraflarını çektim.


(250mm, f/8, 1/250s, ISO 100)

Açık konuşacam ben kedileri çok sevmem. Fakat bu ufaklıklar fazla şirindi. Bu beyaz kedicikin gözlerinin biri yeşil, öbürü de mavi. Son derece orjinal bir kedi. Zaten fazlaca da hareketli. Bir oltanın ucundaki fırdöndüye kafayı takıp, bizlere değişik akrobatik şovlar sundu.


(155mm,f/5.6,1/800s,ISO 160)

Parlak güneş ışığında bembeyaz kedileri çekmek aslında büyük bir sorun. Güneşin sert ışığı nasıl bizim gözümüzü alıyorsa, makinemizin sensöründede güçlü bir etki yaratıyor. Sonuç olarak çektiğimiz beyaz ve detaylı objeler bu parlama yüzünden bütün detaylarını yitiriyorlar. Kedi'nin tüyleri, dalgaların oluşturduğu beyaz köpükler, kuşların kanatları, beyaz gömleğin kumaş deseni ve beyaz tarihi eserlerin detayları, güneş ışığı yüzünden detaylarını kaybedebilecek objelerden sadece birkaçı.

Allahtan makinelerimizin sensörleri bu konuda başarılı. Yeni nesil SLR'larımızda parlak bölgelerin detaylarını korumak amaçlı bir mod var. Benim makinede "D-Range", canonlarda "Highlight tone priority" gibi isimlere sahp olan bu sistem sayesinde gölgelerdeki detaylardan biraz feragat edip parlak noktalardaki detayları önplana çıkarabiliyoruz. Açıkçası pek kullanmadım makinemin bu özelliğini. Bu özelliği açtığınızda makinenin minimum ISO değeri 200'e çıkıyor. Bu da pek istediğim bir şey değil.

Eğer çekimi RAW yapıyorsak bu detayları yeniden kazanma şansımız var. ACR'nin recovery seçeneği ile parlaklıktan dolayı kaybolmuş bir sürü detayı geri kazanabiliyoruz. Ne mutlu bize ki makinelerimiz gözle görülebildiinden daha fazla detay depolayabiliyor. Ayrıca parlaklıktan dolayı oluşan ışık "bulutu"nu da "Clarity" düğmesini pozitif tarafa çekerek yok edebiliyoruz. Özellikle detayları ortaya çıkarmak istediğimizde "Clarity" düğmesi çok işe yarıyor.


(200mm, f/8, 1/100s, ISO 800)

Kedilerimize geri dönersek; ışık azaldığında, hareketi yakalamak daha da zor oluyor. Uygun enstantane değerini yakalamak için ISO'dan feragat etmemiz gerekiyor. Bu kedicik de her ne zannetiyse yaprak ile çok ciddi bir savaş içerisinde.


(230mm, f/8, 1/80s, ISO 800)

Bu ufaklıkta herhalde Shrek'deki "Puss in Boots"adlı kediden daha şirin. Zaten küçükken bütün hayvanlar şirin oluyor. Bu kediciklerin bütün fotoğraflarını görmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Kedilerin fotoğraflarını çektikten sonra uzun bir Bebek -> Arnavutköy -> Ulus gezisi yaptık. Orada da çok güzel fotoğraflar çektim, fakat onlar başka bir yazının konusu ;)

Bu arada geçtiğimz hafta içerisinde Pentax Turkey'e üye oldum. Herhalde dünyanın en canayakın fotoğraf topluluğu Pentax Turkey. Son derece yardımsever ve paylaşımcı üyeleri var. Pentax makinesi sahibi değilseniz bile siteye üye olup, forumları gezmenizi tavsiye ederim. Her türlü sorunuza sıkılmadan ceap veriyorlar ve tecrübelerini paylaşıyorlar.

Işığınız bol olsun.

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

4 Haziran 2009 Perşembe

Yıldızların Altında

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

Çok şanslıyım çünkü İstanbul'da yaşıyorum. İstanbul bir fotoğrafçının çekmek isteyebileceği en güzel manzaralara sahip olan bir şehir. bu manzaraların başında da iki kıtayı birbirine bağlayan Boğaziçi köprüsü geliyor.

Boğaziçi köprüsü gündüz bir başka güzel, gece bir başka güzel oluyor. Devasa boyutuna rağmen zarif görünümü ile İstanbul'un en güzel süslerinden biri olan Boğaziçi köprüsü, gece olduğunda ışıl ışıl oluyor. Her akşam köprü üzerinde bulunan renkli ışıklar yakılığ söndürülerek ve renkleri değiştirilerek değişik ışık gösterileri gerçekleştiriliyor. Bu gösteriler şehrin gece ışıkları ile bir araya gelip son derece ahenkli bir görüntü oluşturuyorlar.


(50mm, f/2.5, ISO100, 1.6s/6s/25s)

Örneğin bu fotoğrafı çoook önceden Canon Eos 400d ile çekmiştim. O gece yanımda tripod olmadığından dolayı fotoğraf makinesini arabanın kaportasının üzerine yerleştirip o şekilde fotoğrafladığım, ve bu sebeple orjinali çapraz olan bu manzara , tahmin edebileceğiniz gibi HDR bir çalışma. 3 değişik pozlamayı birleştirerek elde ettiğim bu fotoğraf çok sevdiğim bir fotoğrafımdır.

Yine benzer güzelleikte bir fotoğraf çekmek için geçtiğimiz cumartesi günü akşamı, arkadaşım Kenan ile birlikte Çengelköy'de buluştuk. Amacımız Çengelköy tarafından boğaziçi köprüsünün güzel fotoğraflarını çekmekti. Fakat şansımız pek yaver gitmedi.Kuzeye bakan kısımdaki köprü ışıkları bozulmuştu. Ayrıca Çengelköyün deniz trafiği çok hareketliydi. Uzun pozlama gece fotoğrafları için bu istenen bir durum değil çünkü pozlama esnasında kadraja değişik tekneler ve vapurlar girebiliyor. Bu da kadraj bütünlüğünü bozuyor.

Şunu da farkettim ki, deniz seviyesinden çekilen fotoğraflarda deniz trafiğinin rahatsız edici olması ihtimali daha yüksek. Yine de bir kaç güzel poz yakalamayı başarmış olsam da, evde fotoğrafları bilgisayarıma aktarırken yaşadığım bir facia o haftaki bütün fotoğraflarımı kaybetmeme sebep oldu. Fotoğraflarımı kopyaladığımı sanarken sadece bir kısmını kopyalamış olduğumu maalesef fotoğrafları makineden sildikten sonra farkettim!!

Ama bu beni yıldırmadı. Yeni makinem ile henüz güzel bir geece çekimim yoktu! Sonunda dün ev halkımı evde bırakıp, tek başıma fotoğraf çekmeye çıktım. Üç kriterim vardı. Köprünün güney tarafından, yüksekten ve Avrupa tarafından fotoğraf çekmek istiyordum. O saatlerde trafik hakkaet çekilmez olabiliyor.

Bu üç kritere uygun aklıma gelen ilk yer Selin'lerin Ortaköy'deki eski evinin yokuşuydu. Dereboyu'ndan yıldıza çıkan bu yokuştan Boğaziçi köprüsü çok güzel gözüküyordu.


(50mm, f/11, ISO 100, 13s)

Bu fotoğraf RAW olarak çekildi, croplandı, PS'de sharpening uygulanıp, Neat Image ile gürültü temizlendi.

Bu fotoğrafı çektikten sonra arabayla yokuşun sonuna kadar çıkıp, yıldız parkının girişine geldim. Bu noktadan da şu fotoğrafı çektim.

-
(120mm, f/8, ISO 100, 30s)

Bu fotoğrafın normal hali biraz aşırı pozlanmış durumdaydı. Bu sebeple RAW dan export ederken aydınlığı kıstım.PS'de sharpening + Neat Image. Bir de PS'in otomatik çerçeve ekleme modülünü denedim :)

Bu fotoğrafı da çektikten sonra yıldız parkının içerisinde dolaşmaya ve bütün köprüyü kadraja alabileceğim bir nokta aramaya başladım. Aramam uzun sürmedi....

....çünkü parktaki köpekler tarafından kovalandım!!!!

Fotoğrafçılık tehlikeli iş. Gecenin bir saatinde tek başına fotoğraf çekmeye uğraşmak da cesaret istiyor :) O yüzden sizinle birlikte fotoğraf çekip sıkılmayacak arkadaşlar bulmak lazım.

Sonuç olarak yavaş yavaş gece çekimi işini çözmeye başladığıma inanıyorum. Hala tam çözemediğim noktalar da var. Mesela bazı fotoğraflarda ışıklar, parıldayan yıldızlar gibi çıkıyor. Bildiğim kadarıyla bu kısık aperatürün bir etkisi. Görüntü olarak benim hoşuma gidiyor fakat bir türlü tam gerçekleştiremedim.

İkinci sorunum ise netlik. Sanrım bu gece fotoğraflarında autofocus a pek güvenmemek lazım. Aperatürü kısıp, hızlı bir hiperfokal uzaklık hesabı yapıp(Hiperfokal uzaklığın ne olduğunu hatırlamak için Kavak yelleri yazıma bakabilirsiniz.) ona göre manual fokuslamak lazım galiba.

Bir diğer sorun ise tripod. Dandik sayılabilecek bir tripoda sahibim. Tripodum, makinemden daha hafif. Dolayısıyla en ufak rüzgardan veya hareketten etkilenebiliyorum. Bu da netlik kaybına yol açıyor.

İnşallah önümüzdeki günlerde kadraja tüm köprüyü sığdırıp sizlerle paylaşacağım. O zaman kadar:

Işığınız bol olsun.

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Pentax'la canım Pentax'la

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

Hafta başında yeni makinemi aldıktan sonra haftasonu'nu iple çektim! Arada bir sürü deneme çekimi de yaptım, fakat evde kapalı ortamda çektiğim resimler son derece sıkıcı oluyordu. Bir gece Otağtepe'ye fotoğraf çekmek için gittim fakat tripod ile içeri girmeye kalktığımda benden giriş ücreti olarak 200YTL istediler.

Belki başka bir gün bu ücreti ödeyebilirim. Çünkü verilen para Tema vakfına bağış olarak gidiyor. Ülkemizde yeşil korumak ve arttırmak adına çalışan bu vakıfa aslında daha çok ilgi gösterip bağış yapmamız lazım.

Haftasonu geldiğinde ise yeşilin bol olduğu başka bir yeredeydik. Sarıyer'in kuzeyinde, Koç Üniversitesinin ilerisinde ufak bir balıkçı köyü olan Garipçe'ye kahvaltı etmeye gittik.



Garipçe eskiden çok daha sessiz ve sakin bir yermiş. Biz gittiğimizde sahil kenarındaki restoranlar doluydu. Yine de deniz kenarında bir masa bulup kahvaltı edebildik.

Kahvaltı biter bitmez ise hemen Seyhan ile birlikte çekimlere başladık. Yeni makinemin neler yapabileceğini merak ediyordum. İlk adım renkleri kontrol etmekti:



Görüldüğü gibi teknenin, bayrağın ve çevrenin renkleri son derece canlı ve net çıkmış durumda. Ayrıca yüzde yüz yaklaşıldığında bile netlik ve renklerde kayıp yok denecek kadar az.



Benim bu fotoğrafa etkim aslında hiç olmadı. Sadece makineyi P moduna ayarladım, kadrajı ayarladım ve düğmeye bastım. Her ne kadar makinenin herşeyi kendi ayarlaması bir çok fotoğrafçı için mantıksız gözükse de, bu makinede durum biraz değişik. Pentax k20d'nin P modunda hangi kriterlere göre karar vermesini istediğinizi belirtebiliyorsunuz.

Kullandığım lens Pentax SMC DA 18-250mm f/3.5-6.3. Bu lensin içinde kendi MTF veri tablosu mevcut (MTF'nin ne manaya geldiğini hatırlamak için iki önceki yazıma bakabilirsiniz). MTF tablosu ile birlikte, herhangi bir andaki odak uzunluğu bilgisi de lens üzerinden gövdeye aktarılıyor. Eğer makineninizin P modu ayarını MTF öncelikli ayara alırsanız, her odak uzunluğu için en net aperatür değerini makineniz otomatikman seçiyor.

Daha basit anlatmam gerekirse: P modunda lens mümkün olan en net aperatür değerinde çalışıyor. Tabii ki bu değere müdahele etmek de elinizde arka tekerlek ile aperatürü, ön tekerlek ile de enstantane hızını değiştirebiliyorsunuz.

İsterseniz ISO değerini de otomatiğe bağlayabiliyorsunuz. Auto ISO konumunda hangi değerler arasında ISO değerini seçmek istediğinizi belirtebiliyorsunuz. Bu sayede aşırı karlanma durumundan kurtulmuş oluyorsunuz. Ben makinemi ISO 100-800 aralığında oto'ya ayarladım. Bu sayede ışık olduğu sürece ISO 100'de kalan makinem, ışık azaldığında önce ISO yu kısıyor, eğer o da yetmezse anca o zaman enstantane değerini düşürmeye başlıyor.

Kısacası, makine sizin belirttiğiniz kriterleri kullanarak sizin alacağınız kararları otomatikman alabiliyor. Bunun neresi fotoğrafçılık demeyin. Kriterlerin kontrolü sizin elinizde. Biraz kullandıktan sonra farkedeceksiniz ki sizde olsanız aynı değerler ile fotoğraf çekerdiniz. Örneğin yukarıdaki fotoğraf 23mm odak için f/5 aperatür ile ISO 100'de 1/500s enstantane ile çekilmiş. Ben de seçsem zaten bu değerleri seçerdim.

Bu fotoğrafı çektikten hemen sonra, 18-250 lensin uzak ucunu denemeye karar verdim. Balıkçı köylerinin daimi sakinleri Garipçe'de de oldukça fazlaydı. Martılardan bahsediyorum. Garipçe martıları bana, yeni lensimin telefoto ucunu kullanabileceğim güzel pozlar veriyorlardı.



Önce bu fotoğrafın çekim değerlerini belirtmek istiyorum. 220mm odak uzunluğunda, f/8 aperatür değeriyle, 1/1000s enstantane ile çekilmiş bu fotoğrafın ISO değeri 200. ISO değerinin 200 olmasının sebebi, makinenin d-range seçeneğinin aktive edilmesinden dolayı kaynaklanıyor. Makinenin ISO menüsünden aktif hale getirebileceğimiz bu değer sayesinde, sert ışıkta bile aydınlıkta kalan noktaların detaylarını kolay kolay kaybetmiyoruz. Fakat bunun için ISO 100 değerinden feragat etmemiz gerekiyor.

Ben fotoğrafı çekerken güneş acımasızca parlıyordu. Pozlama telafisi kullanıp daha düşük pozlama değeri ile çekseydim, martı karanlık kalacaktı. D-Range sayesinde güneşin parlayıp beyaz yansıma oluşturduğu çoğu noktanın detaylarını korurken, gölgelerden de feragat etmemiş oldum.

Sahil kenarında çektiğimiz fotoğraflardan sonra, Garipçe'nin yukarısında kalan surlara doğru bir yürüyüş gerçekleştirdik. Yukarı çıktığımızda şahane bir manzara ile karşılaştık.





Bu panoramik görüntü düşük çözünürlükte bir kopya. Asıl dosya çok daha büyük ve 10 adet dik fotoğrafın birleşiminden elde edildi. Yaklaşık 270 derecelik bir görüş alanında hem Boğaz'ın Karadeniz girişini, hem de Garipçe'yi aynı anda görebiliyorsunuz. Bu çekimde eskiden çektiğim panoramaların aksine M modu yerine P modunu kullandım. Amacım RAW karelerin ışığıyla ne miktarda oynayabileceğimi, ışıkları eşitlemek için ne kadar uğraşmam gerektiğini görebilmekti.

Pentax kameraların iki adet RAW seçeneği var. Biri Pentax'a ait olan PEF uzantıl dosyalar. Öbürü ise Adobe'nin piyasa standardı DNG (Digital Negative) dosyası. DNG seçeneğinin olması çok hoşuma gitti. Diğer kameraların dosya formatları karışık olabiliyor. Örneğin Canon makineler .CR2 uzantılı dosyalar kaydetse de her CR2 uzantılı dosyanın yapısı aynı olmuyor. Örneğin 400d ile birlikte gelen Digital Photo Professional yazılımı, 50d ile kaydedilmiş CR2 dosyalarını açmıyor. DNG de versiyon uyumu sorununuz yok. Şimdi de gelecekte de DNG dosyalarını her zaman okuyabileceğiniz Adobe programları olacak. Fakat bundan 10 sene sonra Canon Eos 350D ile çekilmiş RAW fotoğraflarınıa bakmak istediğinizde belki de yazılımınızın bu eski formatı desteklemediğini göreceksiniz.

Pentax makinesinin RAW seçeneklerinin arasında DNG'yi eklemekle çok güzel bir iş yapmış olsa da, makine ile birlikte gelen yazılım malesef çok kullanışsız. DPP'ye alıştıktan sonra resmen kullanamadım Pentax Photo Laboratory'yi. O yüzden Adobe Bridge kullanmaya başladım. Tüm Pentax kullanıcılarına tavsiye ederim. Bir yerden bir şekilde Adobe Photoshop CS4 edinme şansınız varsa edinin. Gördüğüm en başarılı RAW işleme programı diyebilirim.

Garipçeden sonra Dalya sahiline gittik. Sahilde pek işimiz olmadı, direkt dağa taşa çıktık. Oradan da bir panoramik çekim yaptım.





Bu seferki 360 derece. İki panoramik görünüden de görebileceğiniz gibi ışık konusunda pek zorlanmadım. Fakat bunun sebebi Hugin yazılımının ışık geçişlerini çok iyi ayarlayabilmesi. Pentax makinede ışk ölçümü konusunda dikkatli davranmak gerekiyor.Açıkçası ben makinenin ölçtüğü ışık değerlerini genel olarar 1 tam durağa yakın düşük buldum. Pozlama telafisi +1'de çektiğim fotoğraflar genel olarak daha canlı ve parlak çıkıyorlardı.

Bir başka dikkat edilmesi gereken husus ise nereyi pozladığını bilmekti. Bir çok durumda ortalama ışık değeri ölçümü yerine nokta(spot) ölçüm yaparak daha başarılı sonuçlar elde ettim.

Fotoğraf çekerken ışık ile oynamak çok zevkli. Özellikle güzel bir modeliniz ve uygun coğrafyanız da olunca çok güzel çalışmalar çıkartabiliyorsunuz.



Bu fotoğrafta pozlamayı nokta ölçüme ayarlayıp güneşi pozladım. sonra AE-L tuşuna basarak pozlama değerini kitleyip, Selin'i güneşin önüne alıp bu şekilde fotoğrafı çektim. 22mm odak uzunluğu, f/7.1 aperatür değeri, 1/3200s enstantane değeri ve ISO 100'ile çekilen bu fotoğrafta, Selin nerdeyse tamamen karanlık çıktı. Sonradan RAW'dan çevirirken gölgeleri biraz daha karartarak tam silüet elde ettim. Son derece hoş bir fotoğraf oldu ve şu anda masaüstü arkaplanımı süslemekte.

Tepelerden sahile geri dönerken, bulunduğumuz bölgede bir çok kelebek olduğunu gördük. Lensimin az da olsa makro olanağının olduğunu bildiğimden hemen bu kelebeklerin fotoğraflarını çekmeye başladım.



Makro çekim, ufak objelere olabildiği kadar çok yaklaşıp, btün detayları ile çekme sanatına deniyor. Makro etiketli lensleri gerçekten objelere çok yaklaştırıp kullanabiliyorsunuz. Normal günlük kullanım lenslerinin minimum odak uzaklığı 30-40 cm iken, makro lenslerde objenizin dibine kadar girebiliyorsunuz.

Daha makro konusunda çoook acemi olmama rağmen bazı şeyleri öğrenme fırsatı buldum. Öncelikle makinemin herhalde kullanmam dediğim Live-view modunu kullanmanın neden gerektiğini anladım. Benim lensimin minimum odak uzunluğu 42cm. 250mm odak uzunluğuna getirdiğimde f/8 aperatür için alan derinliğim 0.4mm!! Bu dar alan derinliğini autofocus ile yakalamak gerçekten çok zor. Vizörden baktığınızda gördüğünüz görüntü ise netlik konusunda çok yardımcı olmuyor.

Yani kısacası manual odaklama yapmak gerekiyor ve bu odaklamayı da vizörden değil, Liveview ekranından yapmanız gerekiyor. Liveview ekranı, seçtiğiniz ayarlara göre diyaframı kısar ve alan derinliğini tam olarak görmenizi sağlar. Ayrıca Liveview açık iken dijital olarak fotoğrafa yakınlaşabilirsiniz. Her ne kadar bu yakınlaşma çok net olmasa da, odaklamanın olup olmadığı konusunda size genel bir fikir verecek kadar detaylıdır.

Bu noktadan odaklamayı hallettiğinizde geriye bir tek deklanşöre basmak kalıyor. Otofokus'da iyi sonuçlar veriyor. Fakat gördüğüm kadarıyla manual kadar net olmuyor.

Dalya gezimizi bitirdikten ve bir çok fotoğraf çektikten sonra, Uzunya'ya geçtik.





Bu manzara eşliğinde balığımızı yedik, rakımız içtik ve evimize döndük. Gezinin diğer fotoğrafları için bu bağlantıdan faydalanabilirsiniz.

Sonuç olarak yeni makineme alışmaya başladım. Bu haftasonu çektiğim fotoğraflar gelecekte çekeceğim güzel fotoğrafların da habercisi. Bu hafta Suriye'de olacağım. Haftaya görüşmek üzere.

Işığınız bol olsun.

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

26 Nisan 2009 Pazar

Eşit Ayinler

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

Bayanların, akşam dışarı çıkmadan önce uyguladıkları çok özel bir hazırlanma ayinleri var. Her bayan için değişik sırayla giden bu ayinin değişmeyen tek bir parçası var: Zaman. Bayanlar güzel gözükmek için ayna karışısında çok ciddi bir zaman harcıyorlar. Biz erkekler de her ne kadar harcanan zaman ile sürekli alay etsek de gizliden gizliye bayanların süslenmelerni seviyoruz...çünkü bizim için süsleniyorlar....

....ya da biz öyle sanıyoruz. Gerçekten de bayanların, çevrelerine güzel görünmek kadar, kendilerine de güzel görünmek için makyaj yaptıklarını anlayabilmemiz için bir süre geçmesi gerekiyor. Tabii ki görünüş ile ilgili her şeyde (ayakkabı, elbise vs.) olduğu gibi makyajında ardından kaçınılmaz "Nasıl olmuş?" sorusuna maruz kalıyoruz.

14 Mart 2009 günü, Selin'in geçmiş doğumgününü kutlamak için Cihangir, I-Lounge'a gitmeden önce de bu tip soruya maruz kaldım. Tam da o anda dışarı çıkmak için fotoğraf makinamı hazırlıyordum. Bana bir kaç poz vermesini istedim ve fotoğraflarını çektim. Bu fotoğraf, o fotoğraflardan biri.



Tabii ki hazırlanma ayini ben bu fotoğrafı çektikten sonra devam etti. Ben de o arada bu resimleri bilgisayarıma aktardım. Ne de olsa daha vaktim vardı ve fotoğrafları işleyebilirdim.

Gerçekten de fotoğrafları "hazır" hale getirmek için herkesin değişik bir "hazırlık ayini" mevcut. Bu hazırlık ayinine "iş akışı"(workflow) deniyor. Yapılan işlem ve ardındaki niyet, bayanların "hazırlık ayini" ile aynı. Fotoğraf herkesden önce bana güzel gözüksün!

Ender'in İş AkışıSelin'in Makyajı

Fotoğraf makinemdeki bilgileri RAW biçiminde, düzenli bir şekilde bilgisayarıma aktarıyorum. Genelde aktarma yaptığım tarihle aynı isme sahip bir klasör açıp fotoğrafları o klasöre aktarıyorum. Ardından teker teker fotoğrafları hızlıca gözden geçirip, kötü çıkanları, netlikte sorunları olanları ve aynı pozun tekrarı şeklinde olanları siliyorum.

Bunun ardından fotoğrafların üzerinde gerekli tonlama, parlaklık ve renk ayarlarını RAW işleme programım(DPP) ile yapıyorum. Her fotoğraf ile ayrı ayrı ilgilenmek çok vakit harcadığı için, aynı mekan, ışık ve renk tonlarına sahip fotoğrafların ayarlarını tek bir tarif(recipe) düzenleyip, hepsinin üzerine aynı tarifi kopyalayarak gerçekleştiriyorum. Klasördeki bütün fotoğrafları işledikten sonra. Eğer HDR çekim yapmış olduğum fotoğraf grupları varsa, bunlar için aynı klasör içinde HDR isimli yeni bir klasör açıp oraya taşıyorum. Kadrajı ve teması gerçekten çok hoşuma giden fotoğrafların dosya isimlerini de sonra photoshop da işlemek için bir kenara yazıyorum.

Ardından klasördeki resimleri konularına göre seçip toplu bir şekilde JPG haline getiriyorum. Bu işlemi yaparken bulunduğum klasör içerisinde konuya uygun isimli bir klasör açıyorum. Batch Process menüsünde dosya tipinin EXIF-JPG olmasını ve fotoğrafın uzun kenarının 1600 piksel olmasını seçip, uygun bir dosya ismi ve numaralama şekli seçtikten sonra işlemi başlatıyorum. Bu sayede bütün fotoğrafları görüntülemeye ve paylaşmaya uygun boyuta getirmiş oluyorum.

Dosya numaralarını bir kenara yazdığım güzel fotoğraflarımı ise Photoshop'da RAW olarak açıp gerekli kontrast, renk ve ışık ayarlarını....ve daha fazlasını bu ortamda gerçekleştiriyorum.

Bu noktadan sonra çok yer kaplayan RAW dosyalarımı (yani dijital negatifleri) portatif harddiske aktarıp kendi harddiskimden siliyorum.

İlk önce temizleyip nemlendirdiğim cildime fondötenimi sürerim. Ben şahsen çok ince bir tabaka sürmeye çalışırım ki cildim hava alabilsin. Daha sonra allığı büyük bir fırça yardımıyla elmacık kemikleri üzerine sürerim. Sürerken gülümsemeyi unutmayın :)

En önemlisi kısıma geldik : Gözler ... Önce fon oluşturması için açık renk far sürerim. Sonra göz kalemiyle göz kenarlarımı dışından (gözleri büyük olanlar içinden) çerçeve çekerek far ile renlendirme kısmına geçerim. Önerim suluboya fırçasına benzer bir far fırçası ile renklendirme yapmanız. Önce açık renk sonra da gölgelendirme için koyu renk. Koyu rengi kaşınızın altındaki kemiğin üzerinden başlayıp sürün. Tercih size kalmış eğer isterseniz göz altı kapatıcısı da kullanarak gözlerinizin daha dikkat çekici olmasını sağlayabilirsiniz.

En son adım Rimel. Dipten uca kadar fırçayı özenle kirpiklerimde dans ettiririm. En en en son adım parfüm. Benim için kulaklar arkası ve dekolte kilit noktalar :)


Her iki iş akışı bittiğinde de ortaya çok güzel bir şey çıkıyor:



Çok güzel olmuşsun hayatım :)

Bir haftadır Almanya'da olduğumdan dolayı yazı yazamadım. Umarım arayı hızlı kapatabilirim.

Işığınız bol olsun.

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

9 Nisan 2009 Perşembe

Yuvarlaklar ve Eğriler

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

29 Mart 2009 günü bizim için sıradışı bir pazar günüydü. Şehrimizde olan bitene dair bir şey yapabildiğimiz, dört senede bir bize de söz hakkı verilen tek gün. Seçim günü. Standart seçim günü prosedürü, şu şekilde oluyor. Ufacık bir damga ile önümüze sunulan seçeneklerden birini seçip, bu işlemi üç ayrı kağıt için tekrarlayıp, bu kağıtları bir zarfa koyup, sandığa atmak suretiyle vatandaşlık görevimizi yerine getirmiş oluyoruz.

Eğitim sistemimiz önümüze sunulan seçeneklerden birini seçme üzerine kurulu olduğundan, seçim prosedürünü hiç sorgulamıyoruz. Demek ki bizden beklenen sorunlara, engellere yeni bakış açıları ile bakmak, değişik çözümler getirmek değil, önümüze sunulan seçeneklerden birini seçmek. Seçim pusulasındaki seçenekler bile okul testlerinde olduğu gibi: Yuvarlak!!!

29 Mart 2009 günü erkenden uyandık. Amacımız hızlı bir şekilde önümüze sunulan yuvarlakların arasından en iyisi olduğunu düşündüğümüz yuvarlağa damgalarımızı bastıktan sonra, hızlı bir şekilde Büyükada'ya gitmekti. 5 kişi (Ben, Selin, Özgür, Burcu, Seyhan) bir arabaya tıkışıp, hızlıca Bostancı'ya geçtik. Seçim günü sebebiyle insanlar gaç uyandığından ve/veya evlerini terketmediklerinden dolayı yollar oldukça boştu. Bostancı'dan tekneye binip adaya doğru yola çıktık.

Yolda Seyhan'ın yeni makinesini inceledik. Nikon D90 ile yıldızı bir türlü barışmayan Seyhan, Canon'a dönüş yapıp Eos 50D edinmişti. Ben makineyi son derece başarılı buldum. Darısı başıma diyorum :)

Adaya vardıktan sonra uzun, yorucu ve eğlenceli bir yürüyüşün ardından Aya Yorgi manastırına vardık. Bu noktada fotoğraflarımız çekip, yemeğimizi yedikten sonra alternatif bir yoldan geri döndük. Geri dönerken yolda bu manzarayı yakaladım.



Fotoğraftaki yapı Nikola Manastırı. Fotoğrafı 55mm odak uzunluğunda, f/8.0 aperatür aralığında, ISO 400 hassaslıkta 1/400s enstantane hızı ile çektim. Bu fotoğraf RAW durumun hiç müdahele edilmemiş hali. her ne kadar ağaçların ve binanın ayrıntıları net çıkmış olsa da, arka plandaki gökyüzünün ve denizin detayları parlaklık içerisinde kaybolmuş.

DPP'de fotoğrafı açtığımızda karşımıza bir araç penceresi çıkar. Bu araç penceresinin tepesinden 3 ayrı menüye geçiş yapabiliriz. İlk menü RAW menüsü. Burada yapacağımız müdaheleler diğer müdahelelere göre daha "kayıpsız" müdahelele olacaktır.

Brightness adjustment seçeneği fotoğrafa pozlama ayarı yapmanızı sağlar. Bu noktadan yapacağınız parlaklık ayarı resmin yapısını genş ölçüde bozmadan gerçekleşir. White balance adjustment ise resmin beyaz tonunu ayarladığnız yerdir. Buradaki menüden Color temperature seçeneği ile resmi daha sıcak veya daha soğuk renklere büründürebilirsiniz.

Picture Style menüsündeki seçenekler, Canon fotoğraf makinenizdeki seçenekler ile aynıdır. Bu seçimi fotoğraf çekerken değiştirmiş olsanız bile, RAW çalışmak sayesinde bu seçimi çektikten sonra değiştirebilirsiniz. Ben buradaki stylelardan Landscape style a bayılıyorum. Renkler daha pastel çıkıyor. Bu noktadan sonra karşımıza histogram geliyor.

Histogram denen şey aslında genel bir parlaklık haritası. Histogramın en solu en koyu tonları, en sağı en parlak tonları gösteriyor. Histogram grafiğine baktığımızda gördüğümüz grafik, fotoğrafınızda hangi ton değerinden yaklaşık olarak kaç noktanın bulunduğunu gösterir. Bu örnekte -10'EV'dan -6EV ye kadar olan aralıkta çok az sayıda nokta mevcuttur. Noktaların genel parlaklık değerleri -4EV ile -2EV arasında toplanmıştır.

Henüz daha bu parlaklık değerlerine dijital değerler atanmamış. Eğer kendi haline bırakırsanız -10EV den +4EV'ye kadar olan bu geniş alanın tamamı "uygun bir fonksiyon" ile 0 dan 255'e kadar olan değerlere bölünür. Başka bir deyişle tam siyah ile çok koyu gri tonları birer değer kazanacaktır. Zaten topu topu 255 tane değeriniz var. Hem siyaha, hem çok koyu gri'ye iki ayrı ton ayırmak yerine, ikisine de siyah diyip, fotoğrafta çok daha fazla noktanın bulunduğu -4EV ile -2EV arasındaki gri ve birazcık daha açık gri arasına bir ton değeri daha eklemek, fotoğrafın canlılığını arttıracaktır.

Burada sormanız gereken soru şu: Hangi koyugri rengine kadar siyah yapayım. View menüsünden Shadow seçeneğini seçin. Sonra histogramın en solundaki çizgiyi tutup sağa doğru kaydırmaya başlayın. Fotoğrafın daha koyulaşmaya başladığını ve bazı yerlerde mavi noktalar oluşmaya başladığını göreceksiniz. Mavi noktalar, koyu gri'lerin siyah olmaya başladığı(clipping) noktalar. Bu noktalar, ciddi detay kaybına yol açmadığı sürece çizgiyi sağa doğru ilerletmeye devam edin.

Aynı şey sağ taraftaki çizgi, beyaz ve çok açık gri içn de geçerli. Fakat parlak tonlardaki(highlight) clipping, koyu tonlardaki(shadow) clippingden çok daha rahatsız edici. Bu yüzden histogramın bu tafaı ile bu noktada uğraşmamak en iyisi.
Histogram grafiğinin yukarısı ve aşağısını da oynatabilirsiniz, fakat bunu da pek tavsiye etmeyeceğim çünkü mutlak beyaz ve mutlak siyahın tonları ile oynamak bana pek mantıklı gelmiyor. Bellllki gece fotoğraflarında oynanabilir, fakat denemeden bir şey söyleyemeyeceğim.

Histogramın altındaki seçenekler sırasıyla Contrast, Color Tone, Color Saturation ve Sharpness. bu değerler, normalde fotoğraf makinanızda da ayarlayabileceğiniz değerler.

DPP araç penceresinin ikinci menüsü RGB tonlama menüsüdür. Burada karışıızda bu sefer daha değişik bir histogram var. İlk histogramdan 0 dan 255'e kadar gelen tonları, burada bir fonksiyondan daha geçirebiliyoruz. Menünün ilk seçeneklerinde DPP, size kendi önerisini sunuyor. Ben DPP nin önerilerini bu güne kadar hiç tatmin edici bulmadım. Zaten RAW menüsündeki ayarlar doğru yapıldığında, bu histogramdan çok ufak dokunuşlar yapmanız yetiyor. Özellikle bu menünün altındaki brightness, contrast, hue(color tone), saturation ve sharpness ayarlarını RAW menüsündeki seçenekler üzerinden yapmanız çok daha güzel sonuç verecektir.

Peki o zaman bu menü niye var? Bu menü fotoğrafı RAW değilde JPG çekiyorsanız bu değişiklikleri yapabilmenize yarayacaktır. Fakat buradaki histogramı, RAW çekseniz bil kullanmanız için çok önemli bir sebep var.

RAW menüsünü anlatırken "uygun bir fonksiyon" dan bahsetmiştim. Bu uygun fonksiyona tek müdahele şansımız, histogramın hemen altındaki contrast değerini değiştirerek oluyor. Fakat bazen fotoğrafların düz kontrast ayarından daha fazlasına ihtiyacı oluyor.



Örneğin, Nikola manastırının fotoğrafında gökyüzünün noktalarının parlaklık değerlerini ve adanın noktaların parlaklık değerlerini histogram üzerinden direkt seçebiliyoruz. Histogramın sol tarafı ada, sağ tarafı da deniz ile gökyüzü. Bu iki nokta yoğunluğunun arasında az miktarda nokta içeren bir parlaklık bölgesi var.

Yani?

Elimdeki 255 değerin 0-60 arası ada noktalarını, 100-200 arası da deniz ve gökyüzü noktalarını belirtiyor.

Eeee Yani?

Toplamda kullanabileceğim 255 ton yerine sadece 160 ton kullanıyorum. 95 değişik parlaklık tonu çok az miktarda kullanılan noktaları tonlamak için kullanılıyor.

Bu durumda ben bu ton değerlerini kendi "uygun fonksiyonum" geçirebilirsem; mesela 0-60 arası tonları belirli tonlara atasam, 60-100 arasındaki tonlara 3-4 ton atasam, kalanlarını da havayı ve denizi tonlamak için kullansam ne olur? Kullandığım ton sayısı 160 dan 250 ye çıkar. Bu sayede daha kaliteli gözükten bir fotoğraf elde edebilirim!!



Mesela sonuç olarak bu fotoğrafı elde etmek için kullandığım DPP değerleri şunlardı:



Aslında RGB menüsünde kullandığımız bu histogram "eğrisi"nin genel adı "Curves" yani "Eğriler" aracı. Photoshop'ın en güçlü araçlarından biri olan Curves sayesinde, fotoğrafın hangi tonlarının daha kuvvetli, hangi tonlarının daha sönük olacağına karar verebiliyoruz. Eğrinin eğiminin dik olduğu yerlerde ufak bir aralığa karşılık geniş bir ton perdesi düşmekte. Eğrinin eğiminin az olduğu yerlerde ise geniş bir aralığa karşılık olarak az sayıda ton düşmekte. Eğrinin eğimini hiç bir zaman negatif yapmamak gerekiyor çünkü bu durumda iki farklı ton girişine, aynı ton değeri uygulanıyor. Zaten bu araç ile biraz oynayıp negatif eğimli eğriler elde ettiğinizde sonuçların ne kadar değiştiğini farkedeceksiniz.

En güzeli, fotoğrafı aslında çekim anında doğru pozlamada ve değerlerde çekip sonradan bu tip müdahelelere gerek kalmamasını sağlamaktır. Hatta bunu kontrol edebilmek için SLR makinelerimizin histogram'ı gösterme seçeneği bile var. Buraya bakıp bile resmimizin aydınlık ve karanlk bölgeleri hakkında çok şey öğrenebiliriz.

Malesef şu anki monitörlerimizin teknolojisinden dolayı bütün bu tonlama değerleri 255 değer üzerinden işliyor. Fakat doğa bize aydınlık ve karanlık arasında çooook daha geniş bir ton aralığı sunmakta. Peki biz bu geniş ton aralığını bir fotoğrafa sığdırabilir miyiz?

Cevabı bir sonraki yazıda: Geniş Dinamik Kontrast Alanı bir başka deyişle High Dynamic Range....yani HDR

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

5 Nisan 2009 Pazar

Az Pişmiş

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

Tüketim toplumunun en manasız eserlerinden biri olan 14 Şubat, aynı zamanda bir çok kampanya ve fırsata da yol açıyor. Biz de bu sene bu fırsatlardan birinden yararlanıp Abant'a gitme kararı almıştık. Makineyi alalı 4 ay olmuştu ve ben hala yeni şeyler öğrenmeye devam ediyordum.

Yolculuğun ilk günü Gölcük ve Aladağ gölü bölgesini gezdikten sonra ikinci gün Abant gölüne gittik. Abant gölünün yarısı donmuş durumdaydı ve her taraf bembeyazdı. Tabii bu durum fotoğraf makinesinin ışık ölçümünü zorlamaktaydı.

Otobüsümüz uygun bir noktaya yanaştıktan sonra, sucuk ekmek yapımı için mangalın hazırlanması gerekmekteydi. Fakat getirilmiş olan mangalda bir sorun vardı. Tur yetkilileri mangalın hazırlanmasının uzun süreceğini, 200m kadar ilerde sıcak bir cafe olduğunu ve orada bekleyebileceğimizi belirttiğinde, Selin ile Burcu'yu cafe'ye yollayıp ve Seyhan ile birlikte Abant gölünün doğal güzelliklerini çekmeye başladık.

Fakat bir sorun vardı. Gri hava ve kar bize son derece soluk ve puslu görüntüler sunuyordu.



İstediğimiz ve özlediğimiz Abant fotoğrafı bu değil tabii ki. Fotoğraftaki otel Taksim International Abant Palace Oteli. Gölün karşı takasından çektiğim bu fotoğraf için standart kit lensim yerine 75-300mm f/4-5.6 lensi kullandım. 110mm odak uzunluğunda, aperatür genişliği f/5, ISO100 hassaslığında, 1/400s enstantane hızı ile elde çekim yaptım.

Fakat bu fotoğrafta bir şansım vardı. Abant'a gitmeden önce 1 GB'lık hafıza kartımın yerine 4 GB'lık kart aldım. Bu sayede çekim alanım bol olduğundan dolayı, en büyük ve en net JPG yerineee.....RAW seçeneğini seçtim.

Bu noktada ufak bir teknik açıklama yapmak istiyorum. Dijital fotoğraf makinelerimizin kaydetmiş olduğu JPG uzantılı fotoğraflar, aslında sensörden direkt kayıt olmuyor. Sensör tarafından toplanan bilgi, fotoğraf makinasının içerisindeki görüntü işleme işlemcisi tarafından bir seri işlemden geçtikten sonra JPG yapısında hafıza kaydına kaydedilir. Malesef fotoğrafın sensörde oluşmasından, karta yazılmasına kadar geçen bu süreç esnasında 3 kademe kaybımız oluyor.

İlk kayıp kullanılan işlemci. Her ne kadar bu iş için özel tasarlanmış bir işlemci olsa da, ufak bir işlemci. Evimizdeki bilgisayarların dual core işlemcileri ile karşılaştırıldığında sönük bile kaldığını söyleyebiliriz. Ayrıca bu işlemcinin çalışmasına izin verilen süre çoook kısa. Bu sürede önce görüntüyü 8-bit'e çevirecek (ikinci kayıp) sonra son görüntünün güzel çıkması için gerekli olan bir kaç makyaj uygulayacak, sonra kartta az yer kaplaması amacıyla JPEG sıkıştırması (Üçüncü kayıp) yapacak en sonunda da karta yazacak.

Halbüki görüntü sensör üzerinde oluştuğunda o kadar çok bilgi var ki. Sensör üzerinde oluşan bilgi 12-14bit. 8 bit'in 16 ila 64 katı çok ton demek bu. Makine üreticileri de bu durumun farkındalar ki bizlere bir seçenek daha bahşetmişler.

RAW olarak çekmek.

RAW kelime karşılığı olarak çiğ demek. Ben az pişmiş demek istiyorum çünkü biz deklanşöre basmadan önce yaptığımız seçimlerle zaten fotoğrafı pişirmeye başlamıştık.
Fotoğraf kalitesi seçeneğini RAW'a getirdiğimizde, sensörde oluşan fotoğraf bilgileri, orjinal hali ile hafıza kartına yazılır. Sonradan bu veriyi biz evimizde, güçlü bilgisayarımız, ve görüntü işleme programlarımız ile açıp, pişirme işlemini tamamlayabiliriz.

Raw dosyaları ile ilgili büyük sorun bu dosyaları açmak için kullanacağınız program. Her fotoğraf makinası modelinin raw veri dizisi farklı olduğu için eski yazılımlarda yeni makinelerin raw dosyalarını açmakta zorlanabilirsiniz. Ben Canon makineler ile birlikte gelen Digital Photo Professional adlı programı kullanıyorum. Fakat diğer yazılımlarda da tahminen benzeri seçenekler vardır.

RAW dosyayı açtığınız zaman bu dosya üzerinde yaptığınız değişiklikler hiç bir zaman dosya üzerine kalıcı olarak yazılmaz. Bütün değişiklikler asılnda etiketler ve parametrelerdir. Yani işi "batırma" şansınız pek yoktur. Başladığınız yere geri dönebilirsiniz. Ayrıca bu fotoğrafları 16-bit veri ile de tonlayabilirsiniz. Gürültü temizleyebilir, lensden dolayı oluşmuş bozulmaları düzeltebilirsiniz.

Eğer daha önce JPG dosyalar ile çalışmışsanız RAW dosya üzerinde çalışmaya başladığınızda şunu farkedeceksiniz: Renk ve ton seviyelerini ayarlarken kayıbınız çok azdır. Parlaklık ve kontrast ayarı yaparken görüntü bir anda gri tonlar ile boğulmaz. Renk dengesini oturtmak çok daha kolay ve değişik renk dengelerinin sonuçları çok daha doğaldır.

Bu kadar laf dökeceğime aslında size yukarıda gördüğünüz fotoğrafın DPP'de açılıp işlendikten sonraki halini göstereyim.



Ciddi fark var değil mi?? DPP'de yaptığım işlem şu:

RAW Tabında: Brightness +0.33, Color Temperature 7700, Contrast 3, Color Tone 0, Color Saturation 4, Sharpness 4.

Bunun dışında Picture style seçeneğinin altındaki histogram görüntüsünde, sol limiti belirten işaretçiyi, renk dağılım grafiğinin başladığı noktaya kadar çektim. Bu müdaheleyi bütün resimlerde yapmanızı tavsiye ediyorum.

RGB Tabı gerçek tonlama ayarlarının yapıldığı nokta. Tonlama konusunda ayrı bir yazı yazmayı düşündüğüm için burada herşeyi anlatmayacağım. Ancak genel bilgi olarak s-tipi bir eğri yaparsanız fotoğrafın kontrastını arttırıp daha canlı bir görüntü kazandırırsınız.

Bunun dışında fotoğrafın alt kısmını kesme ve ufuk çizgisi düzeltmek için çevirme gibi ayarları photoshopda yaptım.

Sonuç olarak RAW çekmekten korkmamak gerekiyor. Evet belki biraz uğraştırıyor ama elde ettiğiniz sonuç genel olarak uğraştığınıza değiyor. Ayrıca bir resme uyguladığınız "Tarif" (recipe)i benzer resimlere uygulamak gibi seçeneğiniz de mevcut. Bu da işinizi oldukça kolaylaştırıyor. Ancak bilin ki her fotoğraf yemeğini mükemmel yapacak bir "baharat" karışımı yok. Her fotoğrafın en ideal ayarını bulmaksa size kalmış.

Bir sonraki yazıda tonlamadan bahsedeceğim. Işığınız bol olsun :)

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->