Manzara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Manzara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2009 Perşembe

Boğaziçi

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

Kaldığımız yerden devam :)

Kahvaltımız edip, kedi fotoğraflarımızı çektikten sonra kendimizi evden dışarı attık. Çok güzel bir hava vardı ve bunu değerlendirmeliydik! Önce Arnavutköy'e indik. Buradan Bebek'e kadar yürüyüp, Beşiktaş Belediyesinin düzenlediği Bebek şenliklerini gezdik. Mini Dondurma'dan dondurmalarımızı da aldıktan sonra Arnavutköye doğru yürümeye başladık.


(18mm, f/4, 1/400s, ISO 100)

Bu fotoğrafı çektiğim yer Bebek iskelesi. Sahildeki ufak iskeleler çok fotojenik yapıdalar. Nöstalik bir yapıları var ve temiz duruyorlar. Bu sayede hem gece, hem de gündüz saatlerinde güzel fotoğraflarını çekebiliyorsunuz.

Bu fotoğrafta dikkat çekmek istediğim nokta gökyüzü. Gördüğünüz gibi derin bir mavi renge sahip. Ayrıca iskelenin camlarında da herhangi bir yansıma gözükmüyor. Bu derinliğin ve yansıma eksikliğinin sebebi bu fotoğrafı polarize filtre ile çekmiş olmam.

Polarize filtreler, daha doğrusu dairesel polarize filtreler (Circular Polarizing Filter) sadece belirli yöndeki ışığın geçmesine izin veren tip filtreler. Bu tip bir filtreyi objektifinize taktığınızda ilk farkedeceğiniz şey filtrenin sabit olmadığıdır. Filtrenin ön kısmını döndürebilirsiniz. Polarize filtreler 'yönlendirilmiş' filtreler olduğundan dolayı, vizörden bakarken istediğiniz etkiyi elde edene kadar filtreyi çevirmeniz gerekir.

Bazı lensler, odaklamayı gerçekleştirirken, objektifin ucu döner. Bu durum polarize filtre kullancaksanız sorun çıkartabilir. Bu tip bir lensiniz varsa önce odaklamayı gerçekleştirip, sonra polarize filtrenin ayarını yapmanız gerekir.

Sonuçta, özellikle manzara fotoğraflarında, polarize filtre kullanarak çok daha derin renkler elde edebilirsiniz. Fakat bu filtreyi sadece yeterli ışık olan yerlerde kullanmanızı tavsiye ederim. Koyu renkli bir filtre olduğundan dolayı ışık miktarında düşüşe, dolayısı ile enstantane değerinin artmasına yol açıyor. Yeterli ışık olan ortamlarda sorun yok, fakat ışığın azaldığı durumlarda polarize filtre yüzünden pozlama sorunları yaşayabilirsiniz.

Bir diğer dikkat etmeniz gereken nokta ise panoramik çekimler. Panoramik çekimler yaparken polarize filtreyi çıkarmamız gerekiyor. Aksi takdirde her karenin polarizasyonu farklı olacağından, birleştirme hatalı gerçekleşecek ve iyi görünmeyecektir.





Mesela Arnavutköy'den bu panorama'yı çekmek için, polarize filtremi çıkarttım. Bu fotoğrafı 13 yatay kareden oluşturdum. Orjinal çözünürlük 22745x2042. Birleştirme işini Hugin programı ile yaptım.

Hem yakın hem de uzak öğeler içeren bu tip panoramik fotoğrafları çekerken hareketlere dikkat etmelisiniz. Tam fotoğraf geçiş noktasına denk gelecek hareketli bir araç, panorama çalışmanızın sonunda yarım bir araç olarak kalabilir. Bu yüzden biraz sabırlı davranarak, hareketli objeleri kadrajların ortalarına denk getirmeye çalışmak gerekiyor.

Yakın objeler sabit olduğunda buna dikkat etmenize gerek kalmıyor. Biraz uzaklaşıp yükseğe çıkma şansınız varsa bu tip fotoğrafları daha rahat çekebilirsiniz.





Burası Ulus Park. Arnavutköy'den uzaklaşıp yükseğe çıkınca bu noktaya geliyorsunuz. Bu noktadan görüş açısı daha hoş. 16 adet yatay kare ile yaptığım bu panoramik çekim, Arnavutköy çekiminden daha kısa sürdü. Hareketli cisimlere fazla dikkat etmeme gerek kalmamıştı. Yine de dikkatli bakarsanız, Kuleli Askeri Lisesi'nin önünde aynı gezi botunu iki defa görebilirsiniz :)

Ulus Parkı'ndan yapmış olduğum bu çekim içimde birşeyleri harekete geçirdi. İki köprüyü birden içeren bir gece panorama'sı öekmek hep kafamda vardı. Bunu gerçekleştirebileceğim tek yerin Otağtepe olduğunu düşünüyordum. Fakat orası da tripodlu çekim için 200YTL istiyordu. Ulus Parkı'ndan her iki köprüyü de tam olmasa da görebiliyordum. Boğazın kalanının manzarası da güzel gözüküyordu.

Bu noktaya gece gelmeliydim!!!

İki gün önce Selin'in iş gezisi için Ankara'ya gitmesini fırsat bilerek (hehehe) Seyhan ile gecelere aktık! Ulus Parkı'ndan aynı fotoğrafın gece çekimini gerçekleştirdim. Hem de k20d'min yeni tripodum ile ilk ciddi testi olacaktı!

Ulus parkına vardık ve tripodları kurduk. Gece fotoğrafı çekerken tam güneş battıktan hemen sonraki saatlerde çekim gerçekleştrilirse, gökyüzü lacivert bir renkte çıkıyor. Ben ilk başta odaklamada sorun yaşadığım için tam o koyu ışık anını kaçırdım. Ama yine de çok güzel bir çalışma ortaya çıkıtı.





6 adet yatay kare ile yaptığım bu çekimi hugin ile birleştirdim. Sonunda her iki köprüyü de içeren panoramik bir gece fotoğrafı çekmeyi başarmıştım. Yardımından ve desteğinden dolayı Seyhan kardeşime teşekkür ediyorum :)

Işığınız bol olsun.

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

4 Haziran 2009 Perşembe

Yıldızların Altında

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

Çok şanslıyım çünkü İstanbul'da yaşıyorum. İstanbul bir fotoğrafçının çekmek isteyebileceği en güzel manzaralara sahip olan bir şehir. bu manzaraların başında da iki kıtayı birbirine bağlayan Boğaziçi köprüsü geliyor.

Boğaziçi köprüsü gündüz bir başka güzel, gece bir başka güzel oluyor. Devasa boyutuna rağmen zarif görünümü ile İstanbul'un en güzel süslerinden biri olan Boğaziçi köprüsü, gece olduğunda ışıl ışıl oluyor. Her akşam köprü üzerinde bulunan renkli ışıklar yakılığ söndürülerek ve renkleri değiştirilerek değişik ışık gösterileri gerçekleştiriliyor. Bu gösteriler şehrin gece ışıkları ile bir araya gelip son derece ahenkli bir görüntü oluşturuyorlar.


(50mm, f/2.5, ISO100, 1.6s/6s/25s)

Örneğin bu fotoğrafı çoook önceden Canon Eos 400d ile çekmiştim. O gece yanımda tripod olmadığından dolayı fotoğraf makinesini arabanın kaportasının üzerine yerleştirip o şekilde fotoğrafladığım, ve bu sebeple orjinali çapraz olan bu manzara , tahmin edebileceğiniz gibi HDR bir çalışma. 3 değişik pozlamayı birleştirerek elde ettiğim bu fotoğraf çok sevdiğim bir fotoğrafımdır.

Yine benzer güzelleikte bir fotoğraf çekmek için geçtiğimiz cumartesi günü akşamı, arkadaşım Kenan ile birlikte Çengelköy'de buluştuk. Amacımız Çengelköy tarafından boğaziçi köprüsünün güzel fotoğraflarını çekmekti. Fakat şansımız pek yaver gitmedi.Kuzeye bakan kısımdaki köprü ışıkları bozulmuştu. Ayrıca Çengelköyün deniz trafiği çok hareketliydi. Uzun pozlama gece fotoğrafları için bu istenen bir durum değil çünkü pozlama esnasında kadraja değişik tekneler ve vapurlar girebiliyor. Bu da kadraj bütünlüğünü bozuyor.

Şunu da farkettim ki, deniz seviyesinden çekilen fotoğraflarda deniz trafiğinin rahatsız edici olması ihtimali daha yüksek. Yine de bir kaç güzel poz yakalamayı başarmış olsam da, evde fotoğrafları bilgisayarıma aktarırken yaşadığım bir facia o haftaki bütün fotoğraflarımı kaybetmeme sebep oldu. Fotoğraflarımı kopyaladığımı sanarken sadece bir kısmını kopyalamış olduğumu maalesef fotoğrafları makineden sildikten sonra farkettim!!

Ama bu beni yıldırmadı. Yeni makinem ile henüz güzel bir geece çekimim yoktu! Sonunda dün ev halkımı evde bırakıp, tek başıma fotoğraf çekmeye çıktım. Üç kriterim vardı. Köprünün güney tarafından, yüksekten ve Avrupa tarafından fotoğraf çekmek istiyordum. O saatlerde trafik hakkaet çekilmez olabiliyor.

Bu üç kritere uygun aklıma gelen ilk yer Selin'lerin Ortaköy'deki eski evinin yokuşuydu. Dereboyu'ndan yıldıza çıkan bu yokuştan Boğaziçi köprüsü çok güzel gözüküyordu.


(50mm, f/11, ISO 100, 13s)

Bu fotoğraf RAW olarak çekildi, croplandı, PS'de sharpening uygulanıp, Neat Image ile gürültü temizlendi.

Bu fotoğrafı çektikten sonra arabayla yokuşun sonuna kadar çıkıp, yıldız parkının girişine geldim. Bu noktadan da şu fotoğrafı çektim.

-
(120mm, f/8, ISO 100, 30s)

Bu fotoğrafın normal hali biraz aşırı pozlanmış durumdaydı. Bu sebeple RAW dan export ederken aydınlığı kıstım.PS'de sharpening + Neat Image. Bir de PS'in otomatik çerçeve ekleme modülünü denedim :)

Bu fotoğrafı da çektikten sonra yıldız parkının içerisinde dolaşmaya ve bütün köprüyü kadraja alabileceğim bir nokta aramaya başladım. Aramam uzun sürmedi....

....çünkü parktaki köpekler tarafından kovalandım!!!!

Fotoğrafçılık tehlikeli iş. Gecenin bir saatinde tek başına fotoğraf çekmeye uğraşmak da cesaret istiyor :) O yüzden sizinle birlikte fotoğraf çekip sıkılmayacak arkadaşlar bulmak lazım.

Sonuç olarak yavaş yavaş gece çekimi işini çözmeye başladığıma inanıyorum. Hala tam çözemediğim noktalar da var. Mesela bazı fotoğraflarda ışıklar, parıldayan yıldızlar gibi çıkıyor. Bildiğim kadarıyla bu kısık aperatürün bir etkisi. Görüntü olarak benim hoşuma gidiyor fakat bir türlü tam gerçekleştiremedim.

İkinci sorunum ise netlik. Sanrım bu gece fotoğraflarında autofocus a pek güvenmemek lazım. Aperatürü kısıp, hızlı bir hiperfokal uzaklık hesabı yapıp(Hiperfokal uzaklığın ne olduğunu hatırlamak için Kavak yelleri yazıma bakabilirsiniz.) ona göre manual fokuslamak lazım galiba.

Bir diğer sorun ise tripod. Dandik sayılabilecek bir tripoda sahibim. Tripodum, makinemden daha hafif. Dolayısıyla en ufak rüzgardan veya hareketten etkilenebiliyorum. Bu da netlik kaybına yol açıyor.

İnşallah önümüzdeki günlerde kadraja tüm köprüyü sığdırıp sizlerle paylaşacağım. O zaman kadar:

Işığınız bol olsun.

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Pentax'la canım Pentax'la

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

Hafta başında yeni makinemi aldıktan sonra haftasonu'nu iple çektim! Arada bir sürü deneme çekimi de yaptım, fakat evde kapalı ortamda çektiğim resimler son derece sıkıcı oluyordu. Bir gece Otağtepe'ye fotoğraf çekmek için gittim fakat tripod ile içeri girmeye kalktığımda benden giriş ücreti olarak 200YTL istediler.

Belki başka bir gün bu ücreti ödeyebilirim. Çünkü verilen para Tema vakfına bağış olarak gidiyor. Ülkemizde yeşil korumak ve arttırmak adına çalışan bu vakıfa aslında daha çok ilgi gösterip bağış yapmamız lazım.

Haftasonu geldiğinde ise yeşilin bol olduğu başka bir yeredeydik. Sarıyer'in kuzeyinde, Koç Üniversitesinin ilerisinde ufak bir balıkçı köyü olan Garipçe'ye kahvaltı etmeye gittik.



Garipçe eskiden çok daha sessiz ve sakin bir yermiş. Biz gittiğimizde sahil kenarındaki restoranlar doluydu. Yine de deniz kenarında bir masa bulup kahvaltı edebildik.

Kahvaltı biter bitmez ise hemen Seyhan ile birlikte çekimlere başladık. Yeni makinemin neler yapabileceğini merak ediyordum. İlk adım renkleri kontrol etmekti:



Görüldüğü gibi teknenin, bayrağın ve çevrenin renkleri son derece canlı ve net çıkmış durumda. Ayrıca yüzde yüz yaklaşıldığında bile netlik ve renklerde kayıp yok denecek kadar az.



Benim bu fotoğrafa etkim aslında hiç olmadı. Sadece makineyi P moduna ayarladım, kadrajı ayarladım ve düğmeye bastım. Her ne kadar makinenin herşeyi kendi ayarlaması bir çok fotoğrafçı için mantıksız gözükse de, bu makinede durum biraz değişik. Pentax k20d'nin P modunda hangi kriterlere göre karar vermesini istediğinizi belirtebiliyorsunuz.

Kullandığım lens Pentax SMC DA 18-250mm f/3.5-6.3. Bu lensin içinde kendi MTF veri tablosu mevcut (MTF'nin ne manaya geldiğini hatırlamak için iki önceki yazıma bakabilirsiniz). MTF tablosu ile birlikte, herhangi bir andaki odak uzunluğu bilgisi de lens üzerinden gövdeye aktarılıyor. Eğer makineninizin P modu ayarını MTF öncelikli ayara alırsanız, her odak uzunluğu için en net aperatür değerini makineniz otomatikman seçiyor.

Daha basit anlatmam gerekirse: P modunda lens mümkün olan en net aperatür değerinde çalışıyor. Tabii ki bu değere müdahele etmek de elinizde arka tekerlek ile aperatürü, ön tekerlek ile de enstantane hızını değiştirebiliyorsunuz.

İsterseniz ISO değerini de otomatiğe bağlayabiliyorsunuz. Auto ISO konumunda hangi değerler arasında ISO değerini seçmek istediğinizi belirtebiliyorsunuz. Bu sayede aşırı karlanma durumundan kurtulmuş oluyorsunuz. Ben makinemi ISO 100-800 aralığında oto'ya ayarladım. Bu sayede ışık olduğu sürece ISO 100'de kalan makinem, ışık azaldığında önce ISO yu kısıyor, eğer o da yetmezse anca o zaman enstantane değerini düşürmeye başlıyor.

Kısacası, makine sizin belirttiğiniz kriterleri kullanarak sizin alacağınız kararları otomatikman alabiliyor. Bunun neresi fotoğrafçılık demeyin. Kriterlerin kontrolü sizin elinizde. Biraz kullandıktan sonra farkedeceksiniz ki sizde olsanız aynı değerler ile fotoğraf çekerdiniz. Örneğin yukarıdaki fotoğraf 23mm odak için f/5 aperatür ile ISO 100'de 1/500s enstantane ile çekilmiş. Ben de seçsem zaten bu değerleri seçerdim.

Bu fotoğrafı çektikten hemen sonra, 18-250 lensin uzak ucunu denemeye karar verdim. Balıkçı köylerinin daimi sakinleri Garipçe'de de oldukça fazlaydı. Martılardan bahsediyorum. Garipçe martıları bana, yeni lensimin telefoto ucunu kullanabileceğim güzel pozlar veriyorlardı.



Önce bu fotoğrafın çekim değerlerini belirtmek istiyorum. 220mm odak uzunluğunda, f/8 aperatür değeriyle, 1/1000s enstantane ile çekilmiş bu fotoğrafın ISO değeri 200. ISO değerinin 200 olmasının sebebi, makinenin d-range seçeneğinin aktive edilmesinden dolayı kaynaklanıyor. Makinenin ISO menüsünden aktif hale getirebileceğimiz bu değer sayesinde, sert ışıkta bile aydınlıkta kalan noktaların detaylarını kolay kolay kaybetmiyoruz. Fakat bunun için ISO 100 değerinden feragat etmemiz gerekiyor.

Ben fotoğrafı çekerken güneş acımasızca parlıyordu. Pozlama telafisi kullanıp daha düşük pozlama değeri ile çekseydim, martı karanlık kalacaktı. D-Range sayesinde güneşin parlayıp beyaz yansıma oluşturduğu çoğu noktanın detaylarını korurken, gölgelerden de feragat etmemiş oldum.

Sahil kenarında çektiğimiz fotoğraflardan sonra, Garipçe'nin yukarısında kalan surlara doğru bir yürüyüş gerçekleştirdik. Yukarı çıktığımızda şahane bir manzara ile karşılaştık.





Bu panoramik görüntü düşük çözünürlükte bir kopya. Asıl dosya çok daha büyük ve 10 adet dik fotoğrafın birleşiminden elde edildi. Yaklaşık 270 derecelik bir görüş alanında hem Boğaz'ın Karadeniz girişini, hem de Garipçe'yi aynı anda görebiliyorsunuz. Bu çekimde eskiden çektiğim panoramaların aksine M modu yerine P modunu kullandım. Amacım RAW karelerin ışığıyla ne miktarda oynayabileceğimi, ışıkları eşitlemek için ne kadar uğraşmam gerektiğini görebilmekti.

Pentax kameraların iki adet RAW seçeneği var. Biri Pentax'a ait olan PEF uzantıl dosyalar. Öbürü ise Adobe'nin piyasa standardı DNG (Digital Negative) dosyası. DNG seçeneğinin olması çok hoşuma gitti. Diğer kameraların dosya formatları karışık olabiliyor. Örneğin Canon makineler .CR2 uzantılı dosyalar kaydetse de her CR2 uzantılı dosyanın yapısı aynı olmuyor. Örneğin 400d ile birlikte gelen Digital Photo Professional yazılımı, 50d ile kaydedilmiş CR2 dosyalarını açmıyor. DNG de versiyon uyumu sorununuz yok. Şimdi de gelecekte de DNG dosyalarını her zaman okuyabileceğiniz Adobe programları olacak. Fakat bundan 10 sene sonra Canon Eos 350D ile çekilmiş RAW fotoğraflarınıa bakmak istediğinizde belki de yazılımınızın bu eski formatı desteklemediğini göreceksiniz.

Pentax makinesinin RAW seçeneklerinin arasında DNG'yi eklemekle çok güzel bir iş yapmış olsa da, makine ile birlikte gelen yazılım malesef çok kullanışsız. DPP'ye alıştıktan sonra resmen kullanamadım Pentax Photo Laboratory'yi. O yüzden Adobe Bridge kullanmaya başladım. Tüm Pentax kullanıcılarına tavsiye ederim. Bir yerden bir şekilde Adobe Photoshop CS4 edinme şansınız varsa edinin. Gördüğüm en başarılı RAW işleme programı diyebilirim.

Garipçeden sonra Dalya sahiline gittik. Sahilde pek işimiz olmadı, direkt dağa taşa çıktık. Oradan da bir panoramik çekim yaptım.





Bu seferki 360 derece. İki panoramik görünüden de görebileceğiniz gibi ışık konusunda pek zorlanmadım. Fakat bunun sebebi Hugin yazılımının ışık geçişlerini çok iyi ayarlayabilmesi. Pentax makinede ışk ölçümü konusunda dikkatli davranmak gerekiyor.Açıkçası ben makinenin ölçtüğü ışık değerlerini genel olarar 1 tam durağa yakın düşük buldum. Pozlama telafisi +1'de çektiğim fotoğraflar genel olarak daha canlı ve parlak çıkıyorlardı.

Bir başka dikkat edilmesi gereken husus ise nereyi pozladığını bilmekti. Bir çok durumda ortalama ışık değeri ölçümü yerine nokta(spot) ölçüm yaparak daha başarılı sonuçlar elde ettim.

Fotoğraf çekerken ışık ile oynamak çok zevkli. Özellikle güzel bir modeliniz ve uygun coğrafyanız da olunca çok güzel çalışmalar çıkartabiliyorsunuz.



Bu fotoğrafta pozlamayı nokta ölçüme ayarlayıp güneşi pozladım. sonra AE-L tuşuna basarak pozlama değerini kitleyip, Selin'i güneşin önüne alıp bu şekilde fotoğrafı çektim. 22mm odak uzunluğu, f/7.1 aperatür değeri, 1/3200s enstantane değeri ve ISO 100'ile çekilen bu fotoğrafta, Selin nerdeyse tamamen karanlık çıktı. Sonradan RAW'dan çevirirken gölgeleri biraz daha karartarak tam silüet elde ettim. Son derece hoş bir fotoğraf oldu ve şu anda masaüstü arkaplanımı süslemekte.

Tepelerden sahile geri dönerken, bulunduğumuz bölgede bir çok kelebek olduğunu gördük. Lensimin az da olsa makro olanağının olduğunu bildiğimden hemen bu kelebeklerin fotoğraflarını çekmeye başladım.



Makro çekim, ufak objelere olabildiği kadar çok yaklaşıp, btün detayları ile çekme sanatına deniyor. Makro etiketli lensleri gerçekten objelere çok yaklaştırıp kullanabiliyorsunuz. Normal günlük kullanım lenslerinin minimum odak uzaklığı 30-40 cm iken, makro lenslerde objenizin dibine kadar girebiliyorsunuz.

Daha makro konusunda çoook acemi olmama rağmen bazı şeyleri öğrenme fırsatı buldum. Öncelikle makinemin herhalde kullanmam dediğim Live-view modunu kullanmanın neden gerektiğini anladım. Benim lensimin minimum odak uzunluğu 42cm. 250mm odak uzunluğuna getirdiğimde f/8 aperatür için alan derinliğim 0.4mm!! Bu dar alan derinliğini autofocus ile yakalamak gerçekten çok zor. Vizörden baktığınızda gördüğünüz görüntü ise netlik konusunda çok yardımcı olmuyor.

Yani kısacası manual odaklama yapmak gerekiyor ve bu odaklamayı da vizörden değil, Liveview ekranından yapmanız gerekiyor. Liveview ekranı, seçtiğiniz ayarlara göre diyaframı kısar ve alan derinliğini tam olarak görmenizi sağlar. Ayrıca Liveview açık iken dijital olarak fotoğrafa yakınlaşabilirsiniz. Her ne kadar bu yakınlaşma çok net olmasa da, odaklamanın olup olmadığı konusunda size genel bir fikir verecek kadar detaylıdır.

Bu noktadan odaklamayı hallettiğinizde geriye bir tek deklanşöre basmak kalıyor. Otofokus'da iyi sonuçlar veriyor. Fakat gördüğüm kadarıyla manual kadar net olmuyor.

Dalya gezimizi bitirdikten ve bir çok fotoğraf çektikten sonra, Uzunya'ya geçtik.





Bu manzara eşliğinde balığımızı yedik, rakımız içtik ve evimize döndük. Gezinin diğer fotoğrafları için bu bağlantıdan faydalanabilirsiniz.

Sonuç olarak yeni makineme alışmaya başladım. Bu haftasonu çektiğim fotoğraflar gelecekte çekeceğim güzel fotoğrafların da habercisi. Bu hafta Suriye'de olacağım. Haftaya görüşmek üzere.

Işığınız bol olsun.

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

8 Mayıs 2009 Cuma

İzmoria

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

J.R.R. Tolkien'in şaheseri "Yüzüklerin Efendisi" hikayesi, Orta Dünya adı verilen hayali bir dünyada geçer. İsmiyle uyumlu olarak, Orta Dünya'daki hikayeler ortaçağ olarak tasvir edebileceğimiz bir zaman diliminde geçer. Barut, elektrik, içten yanmalı motorlar, plastik gibi kavramların keşfedilmediği, bunun yerine büyü, güç, kara rüzgar, ateş ve çelik gibi kavramların bulunduğu bir dünya düşünün.

Bu dünyada tasvir edilen şehirler, yüksek dağ yamaçlarına kurulmuş, ince, uzun kulelere sahip ihtişamlı şehirlerdir. Orta Dünya'daki zaman ilerlese ve günümüze gelse herhalde liman şehirlerinden birinin görüntüsü bunun gibi bir şey olur:



Değişik gözüküyor değil mi? Bu fotoğrafta gördüğünüz şehire ben "İzmoria" adını koydum. Fakat bu şehir aslında bildiğimiz ve sevdiğimiz İzmir!

Geceleyin Bornova Atatürk Mahallesi'nden İzmir'e baktığınızda gördüğünüz manzarayı bir önceki yazımda sizlerle paylaşmıştım. Bu manzara da aynı noktadan İzmir'in gündüz görünüşü. Tabii ki asıl görünüş bu şekilde değil. Asıl görünüş oldukça daha geniş





Scrollbar'ı tutup sağa doğru çekebilirsiniz. Bu tip fotoğraflara panoramik fotoğraf deniyor. (Hemen ufak bir not: Doğru kelime Pano-rama. Pana-roma değil.) Özünde birden çok fotoğrafın uygun şekilde birleştirilmesi ile oluşuyorlar. Bu fotoğrafları birleştirmek için özel bir program kullanılıyor. Fakat panoramik fotoğraf için dikkat edilmesi gereken noktalar daha çekim esnasında başlıyor.

Panoramik fotoğrafı tek ve büyük bir fotoğraf olarak düşünmemiz gerekiyor. Bu sebeple ışığın da bütün fotoğrafta aynı özelliğe sahip olması lazım. Yani ilk fotoğrafı çektiğimiz pozlama seviyesi ne ise, diğer bütün fotoğrafları da aynı değerde çekmemiz lazım.

Yani kısacası makinemizii manual moda getirmemiz lazım. Uygun ISO, enstantane ve aperatür değerlerini bulduktan sonra bütün fotoğrafların aynı bu değerler ile çekilmesi gerekiyor. Eğer bu şekilde yapmazsanız sonradan parlaklık ayarı ile uğraşıp bütün fotoğrafları aynı seviyeye getirmeniz gerekir ki gerçekten uğraştırıyor. Nereden mi biliyorum? Bu hatayı yaptım da ondan. İlk denememde Av modunda bütün manzarayı fotoğrafladım. Sonra panorama yapmaya kalktığımda yamalı bir fotoğraf görüntüsü oluştu.

Bir diğer dikkat etmeniz gereken nokta ise fotoğraf makinenizi koyduğunuz yer. Aslında tripod en ideali. Makinenin yatay seviyesini ve bakış açısını koruyup, sadece dikey bakış noktasını değiştirmek için tripoddan güzeli yok. Eğer tripodunuz yoksa bir sütun, bir duvar gibi yatay seviyeyi sabit tutacak herhangi bir dayanak da işinizi görebilir.

Fotoğraf makinemizi yerleştirdikten sonra çekimlere başlıyoruz. Unutmamak gereken bir nokta, fotoğrafların birbirine yapıştırılamsı için bir parça pay bırakılması gerektiğidir. Bu sayede bu pozları yapıştırmak için kullanacağınız program uygun "dikiş" (stitching) noktalarını seçebilir. İlk fotoğrafın en sağındaki evin tamamı ikinci fotoğrafın en solunda da muhafaza edilirse, program bu evin aynı ev olduğuna karar verip ona göre pozları birbirlerine dikecektir.

Selin'lerin terasından çektiğim fotoğraflar şunlardı:









Bu fotoğrafları oldukları gibi jpg olarak export ettikten sonra Hugin adlı programa aktardım. Hugin bedava olmasına rağmen inanılmaz başarılı bir panorama dikiş programı. Kullanımı da çok basit. 3 adımda panoramik fotoğrafınızı elde edebiliyorsunuz. Önce Load tuşuna basıp fotoğrafları seçiyorsunuz. Sonra Align tuşuna basıyorsunuz ve sonucu kontrol ediyorsunuz. Bu noktada bir kaç müdahelede bulunabilirsiniz fakat genellikle programın kendi kararları yeterli oluyor. Aşağıdaki ve yandaki seviye düğmelerini kullanarak fotoğrafın sınırlarını belirleyebilirsiniz. Üçüncü adımda da fotoğrafı kaydediyorsunuz. Panoramik fotoğrafınız hazır!!

Aslında tam olarak bu noktada bitmiyor. Fotoğraf sınırlarını belirlemek açısından Hugin biraz yetersiz kalabiliyor. Picasa da veya photoshop'da açıp uygun crop ve ufuk çizgisi düzeltmesi yapmak gerekebiliyor. Fakat işin büyük kısmını Hugin ile hallediyoruz.

İzmoria fotoğrafı ise elde ettiğim panoramik fotoğrafı photoshopda image->resize ile yeniden boyutlandırmam sonucunda oluştu. Yeniden boyutlandırırken "Constrain Proportions" seçeneğini kapalı tuttum. bu sayede sadece fotoğrafın genişliği ile oynayabildim. Sonuçta elde ettiğim fotoğraf ise benim çok hoşuma gitti ve şu anda masaüstü arkaplanım olarak duruyor :)

Hugin ile ilgili ufak bir not daha. Panoramik fotoğraf denince aklınıza sadece ince geniş manzara fotoğrafları gelmesin. Aşağıdaki fotoğrafı daha 2 gün önce Berlinde çektim:



Bu fotoğraf her ne kadar sıradan bir fotoğraf gibi gözükse de aslında ben bu fotoğrafı bu binaya çok yakından çektim. Kadraja kesinlikle sığmıyordu. Ben de 4 ayrı fotoğraf çektim:







Bu fotoğrafları Hugin ile birleştirince de son derece temiz bir sonuç aldım. Wide-Angle lensim olmasa da bazı pozları yakalayabileceğimi bilmek içimi rahatlatıyor.

Bu yazı ile birlikte fotoğrafçılıkta benim bugünüme gelmiş bulunuyoruz. Bundan sonra geçmişte öğrendiğim şeyleri değil de, gelecekte öğreneceğim şeyleri sizlerle paylaşacağım. Ben sürekli yeni bir şeyler deniyorum ve öğrenmeye devam ediyorum. Bu öğrendiklerimi sizler ile bu sayfadan paylaşacağım. Arada çektiğim ve hoşuma giden fotoğraflarım olduğunda da, bu fotoğrafları sizlerle paylaşıp, nasıl çektiğimi ve ne gibi işlemlerden geçirdiğimi anlatacağım.

Ayrıca yeni fotoğraf makinem de yaklaşık bir hafta içerisinde elimde olacak!! Güle güle Canon Eos 400d. Hoşgeldin Pentax k20d :) Eğer uygun fiyata ikinci el Canon Eos 400d + 18-55 kit lens + 50mm f/1.8 II almayı düşünüyorsanız benimle bağlantı kurun.

Işığınız bol olsun :)

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Işığın bittiği yerde

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

Eski yeni bayramımız kutlu olsun! 1 Mayıs, yıllar sonra yeniden resmi tatil ilan edildi. Tam da cumaya denk geldi. Biz de bundan yararlanarak soluğu İzmir'de aldık. Sakin bir gece yolculuğunun ardından, 30 Nisan'ı 1 Mayıs'a bağlayan saniyelerde Selin'lerin Bornova Atatürk Mahallesi'ndeki evlerine vardık.

Bornova Atatürk Mahallesi neredeyse bütün İzmir'i görebileceğiniz bir noktada. Selinlerin evinin önü de bayağı açık olduğundan son derece geniş ve güzel bir İzmir manzaramız oluyor. Hava karardığında ise şehrin ışıkları, körfez ile birleşerek bize son derece ahenkli bir görüntü sunuyor.

Tabii ki ben de bu fırsattan istifade edip, bu güzel manzarayı fotoğraflamak için evin çatısına çıktım. 5-10dk süren bir uğraşın ardından ışıl ışıl İzmir'in çok güzel fotoğraflarını çektim.



Gece çekimlerinde olmazsa olmaz bazı kurallar var. Bunlardan en önemli ilk üçü şunlar:

Tripod edinin!! Tripod'u yanınınzda taşıyın!!!! Tripod kullanın!!!

Tripodunuzun yanınızda olduğundan emin olun. Hele İzmir'e falan gidiyorsanız ve evden aceleyle çıkıyorsanız aman ha tripodu kapının yanında unutmayın. Sonra evin çatısında ayazda makineyi nereye koysam da güzel fotoğraf çekebilsem diye düşünürsünüz. Sonra eğer şansınıza çatı müsait olmaz da balkon mermerinin üzerine makineyi rahatça yerleştiremezseniz, çok üzülürsünüz.

Gerçekten de tripod çok gerekli. Gece çekimlerinde enstantane süresi saniyeler ile ölçülüyor. Artık normal çekimlerdeki gibi saniyenin 50'de biri gibi değerlerden oldukça uzağız. Bu sebeple makinemizi tutacak son derece dengeli ve hareketsiz bir yapıya ihtiyacımız var.

Tripod kullanıp genel titreme işini halledebildiğimize göre artık yüksek ISO değeri kullanmamıza da gerek kalmıyor. ISO değerini olabildiği kadar aşağı çekebiliyoruz. Bu sayede fotoğrafta oluşabilecek gürültüleri minimuma indirmiş oluyoruz.

Diğer bir önemli kural ise deklanşör. Biz istediğimiz kadar yavaş dokunalım, parmağımızı basmamız ve çekmemiz fotoğraf makinesinde ufak da olsa bir oynamaya sebep oluyor. Bu oynama sebebiyle son derece başarılı olacak bir fotoğraf bulanık çıkabiliyor. Bu sorunun iki çeşit çözümü var:

Birincisi bedava! Makinelerimizin zaman ayarı seçeneği mevcut. Bu seçenekle biz deklanşöre bastıktan 10 saniye sonra fotoğraf çekilmesini sağlayabiliyoruz. Bu sayede parmağımızdan dolayı oluşabilecek herhangi bir titremeden kurtulmuş oluyoruz. Fakat bu çözüm bizi yansıtıcı ayna hareketinin yaratacağı titremeden korumuyor. Her pozdan önce de geri sayımı beklemek ise gerçekten sıkıcı olabiliyor.

İkinci çözüm ise bir adet "cable release"(Kablolu deklanşör) almak. Bu ufak ve ucuz aksesuar sayesinde deklanşör kontrolünü, bir kablo üzerinden eliminzde tuttuğumuz ufak bir düğmeye aktarıyoruz. Aynı deklanşöre basıyormuş gibi elimizdeki düğmeye basıyoruz. Kablolu deklanşör kullanırken kendimi eski fotoğrafçılar gibi hissediyorum.

Başka dikkat edilmesi gereken ve önemli bir nokta yansıtıcı aynanın hareketi. SLR makinelerde (eğer live view kullanmıyorsanız) deklanşöre bastığınız anda sensörün önündeki yansıtıcı ayna yukarı katlanır ve ışığın sensör üzerine düşmesine izin verir. Fotoğraf çekme işlemi tamamlandığında ise ayna geri kapanır. Bu fiziksel hareket fotoğraf makinesinde titremeye yol açar. Bunun önüne şu şekilde geçiyoruz:

Makinemizin menüsünden Custom Functions'a girip, Mirror-Lockup seçeneğini onaylıyoruz. Bu sayede deklanşöre ilk basışımız aynayı kaldırıyor, ikinci basışımız ise fotoğrafın çekilmesini sağlıyor. Bu şekilde aynanın yaratacağı titremeden de kurtulmuş oluyoruz.

Bir diğer önemli nokta aperatür değeri. Gece fotoğraflarında alan derinliğine fazla ihtiyacımız olmuyor. Bu yüzden geniş aperatür bize fazla bir şey kazandırmıyor. Fakat kısık aperatür ile yakalayabileceğimiz bir etki var. Gece çekimlerine aperatür değerini kısarak, ışık kaynaklarını parıldayan yıldızlar haline getirebilirsiniz. Özellikle kaliteli lensler ile yapılan çekimlerde çok hoş yıldız parlaması (starburst) efektlerine sahip olabilirsiniz. Fakat aperatürü çok fazla kısmak da netlik kaybına yol açabiliyor. O yüzden f/16'nın üzerine pek çıkmamak lazım.

Gece çekimi yaparken, fotoğraf makinamızın ışık ölçümü bizi ters köşeye yatırabiliyor. Ölçtüğümüz değerin ne olduğunu bilmeliyiz. Makinemizin LCD ekranının yanındaki tuşlardan biri bu ölçüm parametreleri ile ilgilidir. Normalde hiç dokunmazsanız, fotoğraf makinesi, görüntünün belirli noktalarından örnekler alıp, bu örneklerden aldığı değerlerin ağırlıklı ortalamasından bir sonuç çıkarır. Gece fotoğraflarının geniş bir kısmı karanlık olduğundan dolayı, makinemiz bize sağlıklı ölçümler veremez. Mesela beyaz dengesini doğru ayarlamakta zorlanır. Tavsiyem RAW çekim yapıp beyaz dengesinin ayarını çekimden sonra kayıpsız bir şekilde halletmenizdir. Ayrıca bu hatalı ölçümün yol açtığı çok daha büyük bir sorun daha var. Makinemizin ortalama değerler ile bulduğu ideal pozlama değerinde yapacağımız gece çekimleri bize yaklaşık olarak şu tip sonuçlar verir:



Işık kaynakları "patlamış" ve gece, siyahlığını kaybetmiş durumdadır. Kendi gözümüz ile baktığımızda gece gökyüzünü siyah görürüz. Bize aydınlık gözüken bölge ışıkların olduğu bölgedir. Gözümüz otomatikman ışıkların olduğu bölgeye göre "pozlamasını" ayarlar.

Aynı şeyi fotoğraf makinemiz ile de yapabiliriz. "Spot" metering veya "Centre-Weighted" metering seçenekleri sayesinde sadece kadrajın ortasındaki ışıklara göre pozlama değeri ayarlanır. Işıkların olduğu bölgeyi ortaya aldığımızda, gökyüzünün ve yakın plandaki karanlık evlerin ışık miktarı hesaplarda kullanılmayacaktır. Bu sayede ortaya çıkan sonuç daha da başarılı olacaktır.



Bu görüntü bile aslında aşırı parlak durumda. Güzel bir gece fotoğrafı için aslında tek bir pozlama yetmiyor. Değişik pozlama değerlerinde fotoğrafların arasından seçim yapmak gerekiyor. Fakat genel kural olarak bilin ki, "spot metering" ayarı seçili iken -1 -2 civarında bir pozlama en iyi sonucu veriyor. Ben Selin'ler'in çatısından 6 değişik pozlama değerinde (-4'ten +1'e kadar) fotoğraf çektim. Sonuçları ise şu şekilde oldu:



-4


-3


-2


-1


0


+1


Makinemin kendi ayarı -4'e kadar inmediğinden şu şekilde hareket ettim: Manual modda ISO değerini 1600'e getirerek 0 pozlama noktası için gereken aperatür ve enstantane değerlerini buldum. Ardından ISO'yu 4 tam durak aşağı indirdim (ISO 100 oldu). Bu sayede f/8'de 1s'lik enstantane değerini elde ettim. Diğer fotoğrafları ise enstantane değerini her seferinde ikiye katlayarak(2s 4s 8s 15s 30s) çektim. Bu sayede 6 tam durakta pozlama elde ettim.

Bu fotoğraflar arasında benim favori fotoğrafım -1 pozlama. Zaten yazının girişinde de bu fotoğrafı kullandım. Fakat elimde 6 değişik pozlama değerinde fotoğraf varken ve bu kadar çok renk ve parlaklık bilgisini kullanabileceğim bir teknik mevcutken bu tekniği uygulamamak benim açımdan hayal kırıklığı olurdu:



Evet HDR! Hem ışık parlamaları minimuma iniyor, hem de Bornova'nın bütün ayrıntıları kadraja yansıyor. Hiç de fena olmamış değil mii?

Aslında konu anlatımlarını bu yazı ile bitirmeyi amaçlıyordum fakat İzmir ve Selin'lerin evinin çatısı panoromik fotoğraf için o kadar müsaitti ki bu tip bir fotoğraf çekmeden duramadım. Bir sonraki yazımda İzmoria'yı sizlerle paylaşacağım.

Işığınız bol olsun.

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

7 Nisan 2009 Salı

Hem öyle, hem de böyle

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

Bu hafta 3 gün Ege'deyim. Aydem Elektrik Dağıtım'ın davetlisi olarak Aydın, Denizli ve Muğla'da enerji kalitesi ve harmonikler konulu seminerler vermekteyim. Pazartesi Denizli'de verdiğim seminerin ardından İlkay Bey'in nerede yiyelim sorusuna, benim için farketmez ama giderken yolda fotoğraf çekebilecağim bir yer iyi olur diye cevap vermemin sonucunda, Pamukkale'ya gittik.

Ben çoook küçükken gitmiştim Pamukkale'ye. O zaman bile o fotoğraflardan gördüğümüz bembeyaz ve pırıl pırıl travertenler talan olmuş durumdaydı. Bırakın beyazı, krem rengi bile denemezdi travevertenlere. O yüzden giderken pek bir beklentim yoktu.

Pamukkale'ye vardığımda açıkçası çok mutlu oldum. Travertenler eski beyaz hallerine kavuşmaya başlamışlardı. Hala bir parça krem rengi gözükmelerine rağmen, bir önceki gelişimle bu gelişim arasında dağlar kadar bir fark vardı. Travertenlerin çevresindeki otellerin hepsi yıkılmış, yerlerine Hierapolis antik kentini kapsayan ve çevreyi koruyacak şekilde parklar yerleştirilmişti.

İlk önce traverterlerin sularının toplandığı gölparka gittik ve orada biraz gezindik. Bol bol fotoğraf çekme şansım oldu. Burayı gezdikten sonra ise Hierapolis antik kentini ve travertenleri gezmek amaıcyla yukarı çıktık...

...ve yağmur başladı. Yağmur başlamadan önce şu fotoğrafı çekme şansım oldu.



Burası Pamukkale üzerinden Denizli ovasının görünümü. İnsanın soluğunu kesecek kadar güzel bir manzarası vardı. Hemen fotoğraf çekmeliydim çünkü yağmur başlamak üzereydi. Tembel bir insan olduğum için makineyi A-Dep moduna ayarladım. Önce ISO 100'de çekmek istedim manzarayı. Fakat kapalı hava yüzünden, 25mm odak uzaklığı ve f/5.6 aperatür ile normal pozlama için elde ettiğim enstantane değeri düşük geldi. Ben de ISO 400'e yükseltmeye karar verdim. 1/400 enstantane değeri ile herhangi bir titreme oluşmadan çekimi tamamladım.

Bu görüntü, fotoğrafın daha DPP'de işlenmeden önceki hali. Yine de bize fotoğrafın tonları hakkında fikir veriyor. Bulutların arasından yüzünü göstermeye çalışan güneş, bulutlar üzerinde parlamaya yol açmış. Pozlama esnasında bu parlama, makineyi yanıltıp enstantane hızını yüksek seçmesine sebep olmuş. Bunun sonucunda da yakın plan ve yer karanlık kalmış.

Eğer resmi DPP'de yer kısmı yeterince aydınlık çıkacak hale gelene kadar aydınlatırsak, bulutlardaki bütün detayları kaybederiz. Eğer bulutlardaki parlamaların, bulut detaylarının kaybolmasına sebep olduğunu düşünüp, aydınlığı kısarsak da yer detaylarını tamamen kaybederiz.

Ama biz hem öyle olsun hem de böyle olsun istiyoruz. Peki ne yapacağız?

Sivilceli mankenlerin ve meydanları dolduramayan siyasetçilerin en iyi dostunu kullanacağız tabii kii!! Adobe'nin dünyaya bahşettiği en büyük ikinci eser(Birincisi PDF dosya formatı) olan Adobe Photoshop kullanacağız.

Önce RAW dosyamızı Photoshop'da açıyoruz. Karşımıza gelen dialog'da, skalalar ile, yeryüzünün istediğimiz parlaklığa ve detay seviyesine sahip olduğundan emin olana kadar oynuyoruz. Buluttaki detay kaybolabilir ve bu şu anda bizi hiç ilgilendirmiyor. Sonuçta bunun gibi bir fotoğraf elde ediyoruz.



Sonra aynı dosyayı bir kere daha açıyoruz. Bu sefer amacımız bulutların olabildiği kadar çok detay edinmesini sağlamak. Yani fotoğrafı karartıyoruz. Elde ettiğimiz fotoğraf bunun gibi bir görünüme sahip oluyor.



Eğer Adobe Camera Raw Converter, sizin fotoğraf makinanızı desteklemiyorsa üzülmeyin. Yukarıdaki iki adımı DPP'de yapın ve sonuçları TIFF uzantılı olacak şekilde kaydedin. TIFF dosya formatı 16-bit bir dosya fortmatı olup kayıpsz bir şekilde veriyi aktarmanızı sağlayacaktır. Bu dosyaları Photoshopda açın. Yalnız boyutu biraz büyüktür o yüzden işiniz bitince bu dosyaları silmeyi unutmayın.

Şu anda Photoshop'da açık iki adet dosyamız var. Şimdi bu dosyalardan herhangi birini seçin ve CTRL-A ya basın. Bu komut fotoğrafın tamamını seçmenize yarayacaktır. CTRL-C'ye basıp fotoğrafı hafızaya kopyaladıktan sonra, öbür resmi seçip CTRL-V'ye basın. Bu hareketle, iki fotoğrafı da üstüste yerleştirmiş olacaksınız.

Yapıştırmış olduğunuz resim, öbür resmi tamamen kapatmış gözükecektir. Şu anda her iki fotoğraf da birer katman(layer) sayılıyor. Bu katmanlara Layers kutusundan (Kapalıysa F7'ye basın) bakabilirsiniz. Kutu sırasında yukarıda olan katman şu anda görünür olan katmanımız. Fakat bizim istediğimiz şey ise iki resmin yavaşça birbirine geçmesi. Bunun için en üstteki katman(layer) seçili iken Layers kutusunun altındaki tuş takımından üçüncüsüne(Add Layer Mask) basıyoruz.



Görünürde bir şey olmamış gibi gözükmesine rağmen layer kutucuğunda en üstteki katmanın yanına beyaz bir kare eklendiğini görürsünüz. Bu kare bu katmanın "maskesi" dir. Bir maske üzerinde beyaz olan her nokta işlem görür. Siyah olan her nokta ise ait olduğ katmanın aynı noktasını transparan yapar. Gri olan nokta ise katmandaki aynı noktayı griliği oranında transparan yapar.

Şimdi sol taraftaki araçlardan gradient tool'u(İkinci grup sağdan üçüncü tuş. Eğer kova gözüküyorsa üzerine basılı tutun ve öbür seçeneği seçin) kullanaracağız. Gradient Tool u seçip fotoğraflar arası geçişin gerçekleşmesini istediğiniz noktaya basın ve basılı tutun. İlk bastığınız nokta yumuşak geçişin başlayacağı nokta olacaktır. Bu noktadan itibaren kürsörü çektiğiniz yöne doğru, çektiğniz çizgi boyutunda, alt taraftaki fotoğrafa doğru yumuşak geçiş yaşanacaktır. Eğer çizgiyi kısa tutarsanız çok sert bir geçiş, eğer çok uzun tutarsanız çok yumuşak bir geçiş olacaktır.

Bu işlemi, sonuçtan memnun olana kadar tekrarlayın. Sonuçta şunun gibi bir şey elde edeceksiniz:



Şu anda bile, ilk haline oranla oldukça etkileyici bir görünümü var. Bu noktadan sonraki hareketimiz bu görüntüyü sabitlemek olacak. Birbirine bir maske ile geçirmiş olduğumuz iki katmanı tam manası ile birleştirmek için, Layers menüsünden Flatten Image seçeneğini seçin. Bu hareketle iki katmanı tek bir katman haline getirmiş oldunuz.

Bu noktadan sonra tonlama dokunuşlarına yönelebiliriz. Photoshop'un Image -> Adjustments menüsündeki Auto Levels ve Auto Contrast araçları basit ve son derece etkili araçlar. Bu araçları kullanmanızı tavsiye ediyorum.

Bir araç daha var ki son derece dikkatli şekilde kullanılmalı. Image -> Adjustments -> Shadows/Highlights. Şu anda elinizdeki fotoğraf çok geniş bir kontrast aralığı içerdiğinden dolayı, bu fotoğrafta bu aracı kullandığınızda gerçekten çok güzel sonuçlara ulaşabilirsiniz. Fakat dikkatli kullanın, aşırı kullanıldığında fotoğrafı doğallığından uzaklaştırır. Tam performans için Show More Options seçeneğini açın. Genel olarak bilmeniz gereken iki şey, Shadow's bölümündeki skalalar gölgelerin parlaklığını, Highlights bölümündeki skalalar ise Parlak bölgelerin koyuluğunu ayarlar.



Ama harbi güzel gözüküyor değil mi? Hani sanki HDR olmuş diyor insan.

Pamukkale'nin son haline ve Denizli'de çektiğim diğer fotoğraflara buradan ulaşabilirsiniz.

Bu yazıda histogramı ve tonlamayı anlatmayı planlıyordum ama böyle bir fotoğraf yakalayınca hemen kullanmak istedim. Bir sonraki yazıya kaldı artık.

Işığınız bol olsun.

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

5 Nisan 2009 Pazar

Az Pişmiş

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

Tüketim toplumunun en manasız eserlerinden biri olan 14 Şubat, aynı zamanda bir çok kampanya ve fırsata da yol açıyor. Biz de bu sene bu fırsatlardan birinden yararlanıp Abant'a gitme kararı almıştık. Makineyi alalı 4 ay olmuştu ve ben hala yeni şeyler öğrenmeye devam ediyordum.

Yolculuğun ilk günü Gölcük ve Aladağ gölü bölgesini gezdikten sonra ikinci gün Abant gölüne gittik. Abant gölünün yarısı donmuş durumdaydı ve her taraf bembeyazdı. Tabii bu durum fotoğraf makinesinin ışık ölçümünü zorlamaktaydı.

Otobüsümüz uygun bir noktaya yanaştıktan sonra, sucuk ekmek yapımı için mangalın hazırlanması gerekmekteydi. Fakat getirilmiş olan mangalda bir sorun vardı. Tur yetkilileri mangalın hazırlanmasının uzun süreceğini, 200m kadar ilerde sıcak bir cafe olduğunu ve orada bekleyebileceğimizi belirttiğinde, Selin ile Burcu'yu cafe'ye yollayıp ve Seyhan ile birlikte Abant gölünün doğal güzelliklerini çekmeye başladık.

Fakat bir sorun vardı. Gri hava ve kar bize son derece soluk ve puslu görüntüler sunuyordu.



İstediğimiz ve özlediğimiz Abant fotoğrafı bu değil tabii ki. Fotoğraftaki otel Taksim International Abant Palace Oteli. Gölün karşı takasından çektiğim bu fotoğraf için standart kit lensim yerine 75-300mm f/4-5.6 lensi kullandım. 110mm odak uzunluğunda, aperatür genişliği f/5, ISO100 hassaslığında, 1/400s enstantane hızı ile elde çekim yaptım.

Fakat bu fotoğrafta bir şansım vardı. Abant'a gitmeden önce 1 GB'lık hafıza kartımın yerine 4 GB'lık kart aldım. Bu sayede çekim alanım bol olduğundan dolayı, en büyük ve en net JPG yerineee.....RAW seçeneğini seçtim.

Bu noktada ufak bir teknik açıklama yapmak istiyorum. Dijital fotoğraf makinelerimizin kaydetmiş olduğu JPG uzantılı fotoğraflar, aslında sensörden direkt kayıt olmuyor. Sensör tarafından toplanan bilgi, fotoğraf makinasının içerisindeki görüntü işleme işlemcisi tarafından bir seri işlemden geçtikten sonra JPG yapısında hafıza kaydına kaydedilir. Malesef fotoğrafın sensörde oluşmasından, karta yazılmasına kadar geçen bu süreç esnasında 3 kademe kaybımız oluyor.

İlk kayıp kullanılan işlemci. Her ne kadar bu iş için özel tasarlanmış bir işlemci olsa da, ufak bir işlemci. Evimizdeki bilgisayarların dual core işlemcileri ile karşılaştırıldığında sönük bile kaldığını söyleyebiliriz. Ayrıca bu işlemcinin çalışmasına izin verilen süre çoook kısa. Bu sürede önce görüntüyü 8-bit'e çevirecek (ikinci kayıp) sonra son görüntünün güzel çıkması için gerekli olan bir kaç makyaj uygulayacak, sonra kartta az yer kaplaması amacıyla JPEG sıkıştırması (Üçüncü kayıp) yapacak en sonunda da karta yazacak.

Halbüki görüntü sensör üzerinde oluştuğunda o kadar çok bilgi var ki. Sensör üzerinde oluşan bilgi 12-14bit. 8 bit'in 16 ila 64 katı çok ton demek bu. Makine üreticileri de bu durumun farkındalar ki bizlere bir seçenek daha bahşetmişler.

RAW olarak çekmek.

RAW kelime karşılığı olarak çiğ demek. Ben az pişmiş demek istiyorum çünkü biz deklanşöre basmadan önce yaptığımız seçimlerle zaten fotoğrafı pişirmeye başlamıştık.
Fotoğraf kalitesi seçeneğini RAW'a getirdiğimizde, sensörde oluşan fotoğraf bilgileri, orjinal hali ile hafıza kartına yazılır. Sonradan bu veriyi biz evimizde, güçlü bilgisayarımız, ve görüntü işleme programlarımız ile açıp, pişirme işlemini tamamlayabiliriz.

Raw dosyaları ile ilgili büyük sorun bu dosyaları açmak için kullanacağınız program. Her fotoğraf makinası modelinin raw veri dizisi farklı olduğu için eski yazılımlarda yeni makinelerin raw dosyalarını açmakta zorlanabilirsiniz. Ben Canon makineler ile birlikte gelen Digital Photo Professional adlı programı kullanıyorum. Fakat diğer yazılımlarda da tahminen benzeri seçenekler vardır.

RAW dosyayı açtığınız zaman bu dosya üzerinde yaptığınız değişiklikler hiç bir zaman dosya üzerine kalıcı olarak yazılmaz. Bütün değişiklikler asılnda etiketler ve parametrelerdir. Yani işi "batırma" şansınız pek yoktur. Başladığınız yere geri dönebilirsiniz. Ayrıca bu fotoğrafları 16-bit veri ile de tonlayabilirsiniz. Gürültü temizleyebilir, lensden dolayı oluşmuş bozulmaları düzeltebilirsiniz.

Eğer daha önce JPG dosyalar ile çalışmışsanız RAW dosya üzerinde çalışmaya başladığınızda şunu farkedeceksiniz: Renk ve ton seviyelerini ayarlarken kayıbınız çok azdır. Parlaklık ve kontrast ayarı yaparken görüntü bir anda gri tonlar ile boğulmaz. Renk dengesini oturtmak çok daha kolay ve değişik renk dengelerinin sonuçları çok daha doğaldır.

Bu kadar laf dökeceğime aslında size yukarıda gördüğünüz fotoğrafın DPP'de açılıp işlendikten sonraki halini göstereyim.



Ciddi fark var değil mi?? DPP'de yaptığım işlem şu:

RAW Tabında: Brightness +0.33, Color Temperature 7700, Contrast 3, Color Tone 0, Color Saturation 4, Sharpness 4.

Bunun dışında Picture style seçeneğinin altındaki histogram görüntüsünde, sol limiti belirten işaretçiyi, renk dağılım grafiğinin başladığı noktaya kadar çektim. Bu müdaheleyi bütün resimlerde yapmanızı tavsiye ediyorum.

RGB Tabı gerçek tonlama ayarlarının yapıldığı nokta. Tonlama konusunda ayrı bir yazı yazmayı düşündüğüm için burada herşeyi anlatmayacağım. Ancak genel bilgi olarak s-tipi bir eğri yaparsanız fotoğrafın kontrastını arttırıp daha canlı bir görüntü kazandırırsınız.

Bunun dışında fotoğrafın alt kısmını kesme ve ufuk çizgisi düzeltmek için çevirme gibi ayarları photoshopda yaptım.

Sonuç olarak RAW çekmekten korkmamak gerekiyor. Evet belki biraz uğraştırıyor ama elde ettiğiniz sonuç genel olarak uğraştığınıza değiyor. Ayrıca bir resme uyguladığınız "Tarif" (recipe)i benzer resimlere uygulamak gibi seçeneğiniz de mevcut. Bu da işinizi oldukça kolaylaştırıyor. Ancak bilin ki her fotoğraf yemeğini mükemmel yapacak bir "baharat" karışımı yok. Her fotoğrafın en ideal ayarını bulmaksa size kalmış.

Bir sonraki yazıda tonlamadan bahsedeceğim. Işığınız bol olsun :)

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

4 Nisan 2009 Cumartesi

Kavak Yelleri

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

D-SLR fotoğraf makineleri pahalı oyuncaklar. Bu makineyi almadan önce kendi kendimize söz vermiştik. "Bu kadar para verdikten sonra bu makine bizim için bir amaç kaynağı olacak ve sadece fotoğraf çekmek için gezmeye çıkacağız." Bu sözümüzü bugün hala yerine getirmeye devam ediyoruz. Fotoğraf çekmek azmiyle arabaya atlayıp değişik yerlere gidiyoruz. Bunu ilk yaptığımız zaman ise fotoğraf makinesini aldıktan 3 hafta sonra oldu.

Ben, Selin ve Seyhan (ve Seyhan'ın yeni Nikon d90'ı) üç kişi Anadolu Kavağı'na gittik. Eğer bu güne kadar gitmediyseniz, güzel bir havada mutlaka ziyaret edin. Yemyeşil ağaçların arasından geçen dar yolların ardından gelen ufak bir sahil kasabası. Bildiğim kadarıyla vapur seferleri de var. Kasabanın yukarısında da Yoros kalesi adlı Cenevizlerden kalma bir kale var. Kaleye çıkıp istanbula baktığınızda ise karşınızda şöyle güzel bir manzara oluyor.



Hoş bir görüntü değil mi? Biz Kasım ayında gittiğimiz için hava bayağı bulutluydu. Açık bir havada daha aydınlık resimler de çekebilirsiniz. Mesela bu fotoğraf 18mm odak uzunluğu ile, f/5.6 aperatür aralığında, ISO-100 hassaslıkta 1/30 saniye pozlama ile çekilmiş. Biraz kasvetli bir görüntü ortaya çıkmış....biraz da puslu.

Manzara resimlerinde genelde amacımız kadrajdaki netliği olabildiğince yüksek tutmaktır. Hem yakındaki hem de uzaktaki objeleri tek karede net bir şekilde çıkarmak hedeflenir. Burada net kelimesini kullanırken sadece keskinlikten değil, renk parlaklığından ve aydınlıktan da bahsediyorum.

Daha önceki bir yazımda makinalarımızın A-Dep modunun hem yakın hem de uazak objeleri netlemek için kullanılabileceğini anlatmıştım. Şimdi anlatacağım parametre ise A-Dep modunu tamamen geçersiz kılacak cinsten bir parametre:

Hiperfokal uzaklık.

Her lensin, belirli bir odak uzunluğu ve aperatür aralığı için, bir "hiperfokal uzaklık" değeri vardır. Bu uzaklıktaki ve bu uzaklığın ardındaki herhangi bir noktaya odakalama yaparsanız, Bu noktadan sizin merceğinize kadar olan mesafenin yarısından itibaren, sonsuz noktasına kadar bütün alan odaklanmış bir şekilde net çıkar. Yakın çekimler için hiperfokal uzaklık değerinin çok bir önemi olmasa da manzara çekimleri için bu değeri bilmek avantaj sağlayacaktır.

Uzun uzun formüllere girmeyeceğim. Şunu bilin yeter: Odak uzunluğu azaldıkça(zoom out) hiperfokal uzaklık noktası da azalır (bize yaklaşır). F/durağı değeri düştükçe(yani aperatür büyüdükçe) hiperfokal uzaklık noktası artar(bizden uzaklaşır).
Yani geniş açı bir lens ile f/8, f/11 gibi değerlerde çekeceğimiz manzara resimlerinde bütün kadrajı bıçak gibi net bulabiliriz. Zaten güzel ve aydınlık havalarda manzara çekimi yaparken makinenizi gönül rahatlığı ile f/8'e ayarlayıp unutabilirsiniz.



Bu grafik http://www.dofmaster.com'dan alınmıştır. Daha ayrıntılı bilgi için bu sayfayı ziyaret edebilirsiniz.

Diğer bir konu ise aydınlık ve renkler. Her ne kadar güzel bir manzara da olsa renkler soluk, hava da puslu gözüküyor. Fakat ben bu fotoğrafı çekerken gözlerimin gördüğü renkler ve hava tam bu şekilde değildi. Bulutlar daha çok detaya sahipti ve sanki yer daha parlaktı.

Aslında benim gözlerimle gördüğüm manzara bile, gerçek manzaranın içerdiği detayı içermiyor. Sonuçta doğada gölgelerdeki detaylar, ve aydınlıktaki detayar son ayrıntısına kadar mevcut. Fakat gözlerimiz gölgeleri daha az siyah veya daha çok siyah yerine bir noktadan sonra düz "siyah" olarak tanımlıyor. Aynı şey beyaz renk için de geçerli.

Fotoğraf makinesi sensörleri bu konuda gözlerimizden çok daha başarısız. Gözlerimiz duruma göre uyum sağğlayabildiği için aydınlıkı bir yere baktığımızda otomaktikman aperatürü (göz bebeği) kısar ve ISO hassaslığını (retina) düşürür. Fotoğraf makinesi de aslında bunu bir noktaya kadar yapabilir. Fakat sayfanın başındaki fotoğrafta olduğu gibi hem gökyüzü hem de gölgeler işin içine girdiğinde, gözlerimiz bir nebze de olsa durumla başa çıkabilirken, fotoğraf makinesi ortalama bir değer göre ışığı ölçer.

Bu noktada kadrajda daha çok gökyüzü varsa gökyüzü detayları ön plana çıkar ve yerdeki detaylar gölgeler içinde kaybolur. Eğer kadrajda daha çok yeryüzü varsa, gökyüzü parlar ve ayrıntılar yok olur.

Her ne kadar polariz filtre, ND gradient filtre gibi lens filtreleri bu tip durumlarda uygun pozlamayı yakalamamıza yardım etse de, yapabileceğimiz bir işlem daha var. Dijital karanlık odada olaya müdahele etmek.

Kullanacağımız program Picasa 3. Google'ın bir programı olan Picasa'yı ücretsiz bir şekilde buradan indirebilirsiniz. Picasa ücretsiz olmasına karşın son derece başarılı bir program. Fotoğraf klasörlerini ekledikten sonra istediğiniz fotoğrafınızı seçip üzerinde oynamalar yapabiliyorsunuz. Mesela yukarıdaki fotoğrafa sadece birkaç müdahele yaptıktan sonra bunu elede edebiliyorsunuz.



Artık daha canlı bir fotoğrafımız var. Yaptığım şeyler sırasıyla şunlar oldu:

Temel ayarlar: Işık Ekle, Otomatik Kontrast
İnce ayarlar: Gölgelendir, Renk ısısı (daha sıcak)
Efektler: Doygunluk, Keskinlik

Picasa, yeni başlayanlar için ideal bir program. Fazla detaylarla uğraşmadan, yüzlerce dolarlık programlara taş çıkaracak kalitede tonlama yapabilirsiniz.

Özellikle bulutlu manzara resimlerinde "Efektler" bölümünün "Dereceli tonlama" seçeneği çok başarılı. Bu seçenek sayesinde fotoğrafın gökyüzü kısmını karartırken, yer kısmını aydınlık bırakabilirsiniz.



Dereceli tonlama sayesinde daha dramatik bir gökyüzüne sahip olabiliyorsunuz. Lensinize takacağınız pahalı bir ND grad filtre de yaklaşık olarak bu sonucu verecekti.

Fotoğraflardaki kontrast seviyesini arttırmak için bir yöntem daha var. High Dynamic Range dediğimiz bu yöntem sayesinde çok daha dramatik sonuçlar elde edebiliyoruz. Buraya bir örnek koyuyorum fakat bu başka bir yazının konusu olacak.



Bir sonraki yazımda manzara resimlerine devam edip Abant gezisinden, RAW'dan ve DPP'den bahsedeceğim.

Işığınız bol olsun.

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->