Enstantane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Enstantane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Manual Lens

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

18-250mm lensimi çok seviyorum ama bir sorunu var. Düşük ışıkta performansı pek iç açıcı değil. Zaman zaman keşke aperatür değeri daha geniş olsa dediğim oluyordu.

Bir de geçtiğimiz hafta içime bir kurt düştüğünü söylemiştim. Manual lensi kullanmak eğlenceli gelmişti. Her zaman olduğu gibi bu kurt içimi kemirmeye devam etti.

Sonuç olarak artık ben de bir adet geniş aperatürlü, sabit odaklı, manual lens sahibiyim :)

50m odak uzunkluklu ve en geniş aperatür değeri 1.4 olan bu lensi, Pentax Turkey forumlarından Özgün Bey'den aldım. Lens son derece temiz kullanılmıştı ve herhangi bir defosu yoktu. Fiyatta da anlaştıktan sonra Özgün bey lensi Kayseri'den postaladı.

Bir gün içinde lens elimdeydi.



Pentax SLR modellerinin isimlerinin K ile başlamasının bir sebebi var. Ön taraftaki lens takılan bölgeye "K-Mount" deniyor. Pentax'ın bütün modelleri, bugüne kadar üretilmiş bütün K-Mount lensler ile kullanılabiliyor. Yani 1960'lerden kalma lensleri bile makinemize takabiliyoruz. Tek yapmamız gereken özel ayarlar menüsününden aperatür halkasının kullanıcı tarafından değiştirilmesine izin veren seçeneği açmak.

Tabii ki bu lenslerde oto fokus, otomatik aperatür değeri ayarlama gibi işlemler yok. Aperatür değerini makineden değil, lensin üzerinden ayarlıyorsunuz. Lensin üzerindeki aperatür halkasını her çevirdiğinizde aperatürün değiştiğini lensin üzerinden gözlemleyebiliyorsunuz.

Lensi makineye takıp çalıştırdığımda karşıma bir menü çıkıyor. Bu menüden lensin odak uzunluğunu seçiyorsunuz. Bu sayede titreşim engellemeyi düzgün bir şekilde kullanabiliyorsunuz.

Makinenin modlarının artık bir manası yok, çünkü ışık ölçümü sonunda kullanabileceği bir değer yok. Aperatür değerini makine bilmediğinden dolayı ışık değerini okuyup uygun bir enstantane değeri öneremiyor. Bu yüzden makineyi M moduna alıyoruz ki enstantaneyi kendimiz ayarlayabilelim.



Bu noktada makine yine de bize yardım edebiliyor. Diğer makinelerde nasıl yapıldığını tam bilmiyorum. Ama Pentax'da M modunda yeşil tuşa bastığımızda aperatürü gerekli değere ayarlayıp ışık ölçümü yapıyor ve bir enstantane değeri sunuyor. Bu sayede aperatürü kendimiz ayarlamamızdan kaynaklanan sorunları bir parça aşmış oluyoruz. Makinemizi Av modunda çalıştırıyor gibi oluyoruz da diyebiliriz.

Fakat bu lensi kullanmanın en zor kısmı odaklama.

Odaklama halkası son derece yumuşak bir halka. Hiç bir takılma olmadan rahatça çevirebiliyorsunuz. 270 derece kadar dönen bu halka sayesinde odaklamayı yeni nesil kuzenlerine göre daha hassas yapabiliyorsunuz. Fakat f/1.4 aperatürde alan derinliği son derece az olduğundan doğru noktaya odaklayıp odaklayamadığınıza tam emin olamıyorsunuz. Her ne kadar görüntü vizörden net gözükse de, sensör üzerinde oluşan görüntü o kadar net olmayabiliyor.


(50mm, f/1.4, 1/30s, ISO 640)

Örneğin bu fotoğrafı geçen cumartesi akşamı kardeşim Caner'in İstanbul'a geri gelmesini kutlamak için Asmalı Mescid'e gittiğimizde çekildik. Fotoğrafı Caner çekti. Her ne kadar Selin çok net çıkmış olsa de ben odağın dışında kaldım. Bunu Canere belirttiğimde Caner bir fotoğraf daha çekti.


(50mm, f/1.4, 1/30s, ISO 640)

Burada da ben odaktayım ama Selin arkada kaldı. Normalde bu tip fotoğrafları kit lenslerimiz ile çekmeye kalkıştığımızda enstantane değeri çok düşük kalacağından flaş kullanmak zorunda kalırız. Fakat düşük aperatürli bir lens ile enstantane değerini dert etmemize pek gerek kalmıyor.

Hele bir de In-Body Shake Reduction oldu mu gece fotoğrafları çekmekte enstantaneyi hiç dert etmiyorsunuz.

Fakat odaklamayı ciddi bir şekilde dert ediyorsunuz.

Odaklama olayı için liveview kullanmak bana daha uygun geldi. Yeşil düğme ile ışık ölçümü yaptıktan sonra live view a geçip direkt bu noktada manual bir şekilde odak ayarı yapıyorum. Liveview da digital zoom yaparak fotoğrafa yaklaşıp keskin bir görüntü elde edene kadar odaklamak mümkün.

Açıkçası bu çekimleri yaparken keşke 50mm değil de 30-35mm olsaydı dediğim oldu. Fakat çok sorun etmiyorum. Sonuçta bu lensi manual lensleri kullanmayı öğrenmek için aldım. Çünkü yeni nesil lens fiyatları çok el yakıyor. Örneğin 50mm f/1.4'ü otofokuslu olarak almaya kalksam, bu lense verdiğim paranın 5-6 katı para vermem gerekiyordu.

Manual odaklamayı ve bu lensi kullanmayı bir şekilde çözdükten sonra önümde yeni bir olasılık açılıyordu:

Kendime eski, ucuz, manuel, sabit odaklı lenslerden bir set yapabilirim!!!!

Hem bu lensler aperatürü kıstığınızda da inanılmaz güzel görüntü sağlıyor.


(50mm, f/2.8, 1/80s, ISO 200)

Çok da kısmadım aslında...f/2.8'de bu fotoğraf.


(50mm, f/2.8, 1/80s, ISO 200)

Bu da aynı fotoğrafın 100% croplanmış hali. K20d'de 100% yakınlaşıp bakmak aslında gaddarca bir yöntem. 14.6MP sensör sonuçta. Bir çok lens bu çözünürlükte tam net görüntü sağlayamıyor. Ama görüldüğü gibi emektar 50mm f/1.4, K20d'nin 14.6 MP'lik sensörünü gayet net bir şekilde doldurabiliyor.

Yine de ışığın yeterli olduğu durumlarda kullanım rahatlığından dolayı 18-250'mden vazgeçebileceğimi sanmıyorum :)

Işığınız bol olsun.

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

24 Haziran 2009 Çarşamba

Çeşme Kaçamağı

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

Bu haftasonu çok güzel bir şey yaptık. Bir anda aldığımız kararla hafta sonu için Selin'in anne ve babasıyla birlikte Çeşme'ye gittik. Aynı zamanda Çeşme'de tatil yapmakta olan benim anne ve babama da sürpriz yapmış olduk. Tam babalar gününe denk gelmiş olması da ayrı bir güzellik oldu. Babama hediye olarak kendimizi götürmüş olduk :)


(110mm, f/8, 1/125s, ISO 100)

Daha yoldayken Çeşme'de ne fotoğrafı çekeceğime karar vermiştim. Topçularda arabalı vapurdan indiğimizde çok güzel bir gün batımı vardı. Benzeri bir manzaraya Çeşme'de kesinlikle rastlayacağıma emindim.


(250mm, f/8, 1/250s, ISO 100)

Çeşmeye vardığımızda günbatımından daha ilgi çekici iki model buldum! Birinci modelimin adı Süleyman'dı. Süleyman annemlerin bahçesinin mülayim sakinlerinden biri. Fazla hızlı olmaması ve güneşin de iyi ışık sağlaması sayesinde Süleyman'ın çok güzel fotoğraflarını çektim.

Süleymanın fotoğrafını ilk çektiğimde kabuğu inanılmaz parlıyordu. Hemen polarize filtremi taktım. Polarize filtreyi parmağımla çevirdikçe parlamaların ne kadar değiştiğini görebiliyordum. Parlamaların en az olduğu noktaya göre ayarlayıp deklanşöre bastım....ve Süleyman kadrajıma bu şekilde yansıdı.

Öbür modelim biraz daha değişikti.


(250mm, f/11, 1/200s, ISO 200)

Bu gördüğünüz son derece renkli şey bir japon gülünün dişi organı. Makro çekimlerde alan derinliğini tam tutturmak zor oluyor. Bu yüzden diyaframı biraz daha kısmak zorunda kaldım. Bu sayede alan derinliğim birazcık da olsa daha fazla genişleyebilecekti.

Odaklamayı tam doğru yapabilmek için liveview'i açtım ve makineyi manual odaklamaya aldım. Odak uzunluğunu lensimin en büyük değeri olan 250mm'ye getirdim. Odaklama halkasını da en yakın odak noktasına(45cm) çevrdim.

Odaklama halkasının üzerindeki rakam bize sensörden çektiğimiz objeye kadar olan uzaklığı veriyor. Makro çekimlerde bu uzaklığın referans noktasının merceğin ucu değil, makinemizin içindeki sensör olduğunu bilmek lazım. Bir çok makinede sensörün hangi noktada olduğunu dışarıdan bakınca anlayabilmeniz için bir işaret mevcut. Odaklamış olduğunuz cisim, ortası çizik daire şeklindeki bu işaretten, odak halkasında ayarladığınız değer kadar uzakta oluyor.

Japon gülüne yavaşça yaklaşmaya başladım. Odaklama işini halkayı çevirerek değil, makinemi ileri geri hareket ettirerek yapmaya karar vermiştim. Bu sayede lensim ile elde edebileceğim maksimum büyütme oranına erişebilecektim.

Makro çekimler için özel olarak yapılmış lenslerde maksimum büyütme oranı 1:1'dir. Yani objenin görüntüsü, sensörün üzerine gerçek boyutunda yansır. Kullandığımız standart zoom lenslerde bu oran 1:3 civarında. Benim lensim için bu değer 1:3.6. Yani standard kit lens ile, bu görüntüyü daha da büyük bir şekilde sensöre yansıtabilirdim.

Tabii o gün bir çok gün batımı fotoğrafı da çektim. Fakat bir tanesi ayrı bir güzeldi.


(38.8mm, f/10, 1/180s, ISO 100)

Bu fotoğrafı ben çekmedim. Fakat ayarları ben yaptım. Fotoğrafta ben ve Selin ön planda olacaktık ve arka plandaki batmakta olan güneş hemen yanımızda olacaktı. Güneşin parlamaması, bizim de karanlık çıkmamamız lazımdı. Bu durumda dolgu flaş kullanmam gerekiyordu. Ben de ayarlarımı yapmaya bu noktadan başladım.

Standard flaşımın senkron hızı 1/180s idi. Manual pozlamada makinenin enstantane değerini 1/180'e aldım. ISO'yu 100'e ayarlayıp sadece gün batımına kadrajı doğrultarak uygun bir pozlama için gerekli aperatür değerini ayarladım. Bu şekilde hem flaşın ışığını, hem de güneşin ışığını bir parça dengelemiş oldum.

Bunun ardından makineyi babama verdim, o da bizi güzelce çekti :)

RAW olarak çekilmiş bu fotoğrafı sonradan export ederken gölge seviyelerini yükseltip, siyah noktasını biraz yukarı çektim. Bu sayede ben ve Selin'i gün batımına yakın aydınlığa getirebildim :)

Ertesi gün bir gün batımı fotoğrafı daha çektim.



Günbatımında Çeşme'nin Çiftlikköy beldesinin panoramik fotoğrafının sıkıştırılmış hali olan bu çalışma aslında 6 fotoğraftan oluşuyor. Hugin kullanarak oluşturduğum panoramik fotoğrafı, PS'de sıkıştırınca ortaya böyle bir çalışma çıktı. Daha önce Izmoria yazımda kullandığım tekniğin aynısını kullandım.

Açıkçası bu panorama sıkıştırma işini yaptığım diğer çalışmalar ile de denedim. Fakar sonuç pek parlak olmadı. Bu işin etkili olabilmesi için yüksek bir yerden yapıması gerekiyor sanırım.

Bu ufak Çeşme kaçamağında daha bir sürü fotoğraf çektim. Bu fotoğraflara Buraya tıklayarak erişebilirsiniz.

Işığınız bol olsun.

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

16 Haziran 2009 Salı

Kedicix

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

Haftaiçi fotoğraf çekme şansım olmadı. Haftasonu'nu iple çektim. Cuma akşamından makinemin bataryalarını şarj edip cumartesiye hazırlandım :) Hakikate bela bu fotoğraf işi. İnsan birşeyler çekmeden duramıyor.

Cumartesi günü sabah erkenden Özgür'lere kahvaltıya gittik. Özgür'lerin apartman bahçesinde yaşayan bir sürü ufak kedi var. Tabii görür görmez saldı...eeee yani fotoğraflarını çektim.


(250mm, f/8, 1/250s, ISO 100)

Açık konuşacam ben kedileri çok sevmem. Fakat bu ufaklıklar fazla şirindi. Bu beyaz kedicikin gözlerinin biri yeşil, öbürü de mavi. Son derece orjinal bir kedi. Zaten fazlaca da hareketli. Bir oltanın ucundaki fırdöndüye kafayı takıp, bizlere değişik akrobatik şovlar sundu.


(155mm,f/5.6,1/800s,ISO 160)

Parlak güneş ışığında bembeyaz kedileri çekmek aslında büyük bir sorun. Güneşin sert ışığı nasıl bizim gözümüzü alıyorsa, makinemizin sensöründede güçlü bir etki yaratıyor. Sonuç olarak çektiğimiz beyaz ve detaylı objeler bu parlama yüzünden bütün detaylarını yitiriyorlar. Kedi'nin tüyleri, dalgaların oluşturduğu beyaz köpükler, kuşların kanatları, beyaz gömleğin kumaş deseni ve beyaz tarihi eserlerin detayları, güneş ışığı yüzünden detaylarını kaybedebilecek objelerden sadece birkaçı.

Allahtan makinelerimizin sensörleri bu konuda başarılı. Yeni nesil SLR'larımızda parlak bölgelerin detaylarını korumak amaçlı bir mod var. Benim makinede "D-Range", canonlarda "Highlight tone priority" gibi isimlere sahp olan bu sistem sayesinde gölgelerdeki detaylardan biraz feragat edip parlak noktalardaki detayları önplana çıkarabiliyoruz. Açıkçası pek kullanmadım makinemin bu özelliğini. Bu özelliği açtığınızda makinenin minimum ISO değeri 200'e çıkıyor. Bu da pek istediğim bir şey değil.

Eğer çekimi RAW yapıyorsak bu detayları yeniden kazanma şansımız var. ACR'nin recovery seçeneği ile parlaklıktan dolayı kaybolmuş bir sürü detayı geri kazanabiliyoruz. Ne mutlu bize ki makinelerimiz gözle görülebildiinden daha fazla detay depolayabiliyor. Ayrıca parlaklıktan dolayı oluşan ışık "bulutu"nu da "Clarity" düğmesini pozitif tarafa çekerek yok edebiliyoruz. Özellikle detayları ortaya çıkarmak istediğimizde "Clarity" düğmesi çok işe yarıyor.


(200mm, f/8, 1/100s, ISO 800)

Kedilerimize geri dönersek; ışık azaldığında, hareketi yakalamak daha da zor oluyor. Uygun enstantane değerini yakalamak için ISO'dan feragat etmemiz gerekiyor. Bu kedicik de her ne zannetiyse yaprak ile çok ciddi bir savaş içerisinde.


(230mm, f/8, 1/80s, ISO 800)

Bu ufaklıkta herhalde Shrek'deki "Puss in Boots"adlı kediden daha şirin. Zaten küçükken bütün hayvanlar şirin oluyor. Bu kediciklerin bütün fotoğraflarını görmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Kedilerin fotoğraflarını çektikten sonra uzun bir Bebek -> Arnavutköy -> Ulus gezisi yaptık. Orada da çok güzel fotoğraflar çektim, fakat onlar başka bir yazının konusu ;)

Bu arada geçtiğimz hafta içerisinde Pentax Turkey'e üye oldum. Herhalde dünyanın en canayakın fotoğraf topluluğu Pentax Turkey. Son derece yardımsever ve paylaşımcı üyeleri var. Pentax makinesi sahibi değilseniz bile siteye üye olup, forumları gezmenizi tavsiye ederim. Her türlü sorunuza sıkılmadan ceap veriyorlar ve tecrübelerini paylaşıyorlar.

Işığınız bol olsun.

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

8 Haziran 2009 Pazartesi

Formula 1

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

Geçtiğimiz haftasonu İstanbul büyük günlerinden birini yaşadı. Dünyanın en büyük motor sporu organizasyonu Formula 1'in sıradaki etabı, geçen haftasonu İstanbul'da gerçekleşti. Şansıma sponsorlardan birinden(acaba hangisi :P) cumartesi günü sıralama turlarına, Gold tribüne bilet buldum ve tabii ki gidip bol bol fotoğraf çektim.


(29.4mm, f/5.6, 1/800s, ISO 100)

Açıkçası katılım düşüktü. Tribünler boştu. Bu aslında fotoğraf çekmek isteyen bir kişi için iyi bir şey. İstediğim noktaya gidip fotoğraf çekebiliyordum. Ama katılımın bu kadar az olması, bana maalesef ülkemizde motor sporlarının geleceğinin pek parlak olamayacağını gösterdi.

F1 sıralama turlarından önce Porsche Cup sıralama turları vardı. Bu turlar başlar başlamaz hemen tribünün ön tarafına koştum. Amacım olabildiği kadar yakından ve güzel fotoğraflar çekmekti.


(250mm, f/8, 1/1250s, ISO 100)

Porscheler ısınma turlarını atarken ben de ısınma çekimlerimi yapıyordum. Çok fazla panning tecrübem yoktu ve panning tekniği ile fotoğraf çekmek için olabilecek en iyi ortamdaydım. Önce normal "zamanı dondurduğum" fotoğraflar çekmekle başladım.

Bu fotoğrafları çekmek için makinemin P modunu kullandım. Belki de Tv modunu kullanmak daha doğru olacaktı ama ışık miktarını bildikten sonra hangi modu kullandığınızın pek önemi kalmıyor. Ayrıca makinemin D-Range özelliğini de açarak parlak bölgelerde detay kaybının önüne geçtim.

P modu sayesinde aperatür değeri, Entegre MTF tablosu üzerinden, her zaman en yüksek netlik sağlayabileceği değere sabitleniyordu. Bu değere uygun olacak şekilde de Enstantane değerleri hesaplanıyordu.

Normal fotoğraflar ile ısındıktan sonra sıra panning'e gelmişti.


(92.5mm, f/16, 1/40s, ISO 100)

Panning tekniği şu şekilde oluyor: Hızlı hareket eden bir objeyi kadraja oturttuktan sonra deklanşöre basıp, enstantane süresi boyunca objeyi takip ediyorsunuz. Bunu yaparken objenin kadrajdaki yerini bozmamanız lazım. Ciddi miktarda alıştırma gerektiren bir iş.

SLR makinelerin yapısından dolayı deklanşöre bastığınız anda makine içerisindeki yansıtıcı ayna yukarı kalkıyor. Bu andan itibaren enstantane süresi boyunca vizörden hiç bir şey göremiyorsunuz. Bu yüzden panning yaparken kadrajı gözlerinize güvenerek değil, içgüdülerinize güvenerek taşıyorsunuz.


(250mm, f/16, 1/60s, ISO 100)

Yavaş giden arabalar için 1/20, 1/30 saniye gibi değerlerde panning çalışmaları yapılabilse bile, bu Porscheler kesinlikle yavaş değillerdi. 1/40 saniyede düzgün yakalayabilmek çok zordu. 1/60'da anca net sonuçlar elde edebildim.

Bu enstantanede uygun ışığı sağlamak için Manuel modu kullanıyordum. Aperatür değerini f/16'ya kadar kıstım ve ISO'yu 100'e çektim. Bu şekilde uygun çekimler yapabildim.

O güne kadar Formula 1'i sadece televizyondan izlediğim için Formula 1 arabalarının bu Porschelerden sadece biraz daha hızlı olacağını düşünmüştüm.

Ne kadar da yanılmışım!!!

İlk Brawn/Mercedes sıralama turları için piste çıktığında önce ses ile sarsıldım. Araçların çıkardıkları ses miktarı bir anda beni kendime getirmişti. Zaten o beyaz/sarı araba pit alanından piste çıktığı anda, şu ana kadarki yaptığım ısınmaların boşuna olduğunu farketmiştim. Asıl şoku aynı araba neredeyse bir dakika sonra, bütün pisti bitirip tekrar önümden geçtiğinde yaşadım!!

Bu arabalar biraz fazla hızlıydı!!!


(230mm, f/8, 1/2000s, ISO 400)

Önce normal pozlar ile başladım. Enstantane hızını 1/1000'in üzerinde tutmak için bazı pozlarda ISO'yu 400'e çıkardım. Pentax k20d nin ISO 400 performansı çok başarılı olduğundan fotoğraflarda pek gürültü oluşmadı. SLR'ların deklanşör gecikmesi çok kısa olduğundan dolayı bu tip fotoğraflarda çok daha başarılı sonuçlar alınabiliyor. Deklanşöre bastığınız anda ayna kalkıyor ve fotoğrafı çekebiliyorsunuz.

Zaten araba önünüzden geçerken tek bir fotoğraf çekmiyorsunuz. Sürekli çekim modunda deklanşöre basılı tutup birden çok fotoğraf çekiyorsunuz. Ne çıkarsa bahtınıza :)


(250mm, f/8, 1/1250s, ISO 400)

Mesela bu fotoğrafın kadraja bu kadar tam oturmuş olması tamamen şans. Yoksa mümkün değil kadrajı tam oturtup da takip etmek. Zaten kadrajı da bu kadar doldurmamak da lazım :)

Bu noktadan sonra panning denemelerine başladım. 1/60 enstantane süresi ile denemelerim genel olarak hezimetle sonuçlandı. 1/60 saniye içinde araçlar o kadar uzun bir yol alıyorlardı ki, size göre olan açıları değişiyordu. Bu yüzden istediğiniz kadar sabitlemiş olun, aracın önü ve arkasında netlik kaybı oluşuyordu.


(250mm, f/16, 1/60s, ISO 100)

Bu yüzden kısa süre sonra 1/60s ile denemekten vazgeçtim. Enstantane değerini 1/80s'ye ayarladım. 1/80'de bile yakalamak oldukça zordu. Fakat artık alışmıştım. Sıralama turlarının sonuna doğru yaklaştıkça daha başarılı fotoğraflar çekmeye başladım.


(120mm, f/16, 1/80s, ISO 100)


(77.5mm, f/16, 1/80s, ISO 100)

Günün sonu geldiğinde 400 deklanşör geçmiş, kulaklarım duymaz olmuştu. Fakat kesinlikle değmişti. Bir çok güzel fotoğraf çekmiştim. (Bu fotoğrafların hepsine buraya tıklayarak erişebilirsiniz)

Sıralama turlarını kimin kazandığını ise hala bilmiyorum :)

Işığınız bol olsun.

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Pentax'la canım Pentax'la

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

Hafta başında yeni makinemi aldıktan sonra haftasonu'nu iple çektim! Arada bir sürü deneme çekimi de yaptım, fakat evde kapalı ortamda çektiğim resimler son derece sıkıcı oluyordu. Bir gece Otağtepe'ye fotoğraf çekmek için gittim fakat tripod ile içeri girmeye kalktığımda benden giriş ücreti olarak 200YTL istediler.

Belki başka bir gün bu ücreti ödeyebilirim. Çünkü verilen para Tema vakfına bağış olarak gidiyor. Ülkemizde yeşil korumak ve arttırmak adına çalışan bu vakıfa aslında daha çok ilgi gösterip bağış yapmamız lazım.

Haftasonu geldiğinde ise yeşilin bol olduğu başka bir yeredeydik. Sarıyer'in kuzeyinde, Koç Üniversitesinin ilerisinde ufak bir balıkçı köyü olan Garipçe'ye kahvaltı etmeye gittik.



Garipçe eskiden çok daha sessiz ve sakin bir yermiş. Biz gittiğimizde sahil kenarındaki restoranlar doluydu. Yine de deniz kenarında bir masa bulup kahvaltı edebildik.

Kahvaltı biter bitmez ise hemen Seyhan ile birlikte çekimlere başladık. Yeni makinemin neler yapabileceğini merak ediyordum. İlk adım renkleri kontrol etmekti:



Görüldüğü gibi teknenin, bayrağın ve çevrenin renkleri son derece canlı ve net çıkmış durumda. Ayrıca yüzde yüz yaklaşıldığında bile netlik ve renklerde kayıp yok denecek kadar az.



Benim bu fotoğrafa etkim aslında hiç olmadı. Sadece makineyi P moduna ayarladım, kadrajı ayarladım ve düğmeye bastım. Her ne kadar makinenin herşeyi kendi ayarlaması bir çok fotoğrafçı için mantıksız gözükse de, bu makinede durum biraz değişik. Pentax k20d'nin P modunda hangi kriterlere göre karar vermesini istediğinizi belirtebiliyorsunuz.

Kullandığım lens Pentax SMC DA 18-250mm f/3.5-6.3. Bu lensin içinde kendi MTF veri tablosu mevcut (MTF'nin ne manaya geldiğini hatırlamak için iki önceki yazıma bakabilirsiniz). MTF tablosu ile birlikte, herhangi bir andaki odak uzunluğu bilgisi de lens üzerinden gövdeye aktarılıyor. Eğer makineninizin P modu ayarını MTF öncelikli ayara alırsanız, her odak uzunluğu için en net aperatür değerini makineniz otomatikman seçiyor.

Daha basit anlatmam gerekirse: P modunda lens mümkün olan en net aperatür değerinde çalışıyor. Tabii ki bu değere müdahele etmek de elinizde arka tekerlek ile aperatürü, ön tekerlek ile de enstantane hızını değiştirebiliyorsunuz.

İsterseniz ISO değerini de otomatiğe bağlayabiliyorsunuz. Auto ISO konumunda hangi değerler arasında ISO değerini seçmek istediğinizi belirtebiliyorsunuz. Bu sayede aşırı karlanma durumundan kurtulmuş oluyorsunuz. Ben makinemi ISO 100-800 aralığında oto'ya ayarladım. Bu sayede ışık olduğu sürece ISO 100'de kalan makinem, ışık azaldığında önce ISO yu kısıyor, eğer o da yetmezse anca o zaman enstantane değerini düşürmeye başlıyor.

Kısacası, makine sizin belirttiğiniz kriterleri kullanarak sizin alacağınız kararları otomatikman alabiliyor. Bunun neresi fotoğrafçılık demeyin. Kriterlerin kontrolü sizin elinizde. Biraz kullandıktan sonra farkedeceksiniz ki sizde olsanız aynı değerler ile fotoğraf çekerdiniz. Örneğin yukarıdaki fotoğraf 23mm odak için f/5 aperatür ile ISO 100'de 1/500s enstantane ile çekilmiş. Ben de seçsem zaten bu değerleri seçerdim.

Bu fotoğrafı çektikten hemen sonra, 18-250 lensin uzak ucunu denemeye karar verdim. Balıkçı köylerinin daimi sakinleri Garipçe'de de oldukça fazlaydı. Martılardan bahsediyorum. Garipçe martıları bana, yeni lensimin telefoto ucunu kullanabileceğim güzel pozlar veriyorlardı.



Önce bu fotoğrafın çekim değerlerini belirtmek istiyorum. 220mm odak uzunluğunda, f/8 aperatür değeriyle, 1/1000s enstantane ile çekilmiş bu fotoğrafın ISO değeri 200. ISO değerinin 200 olmasının sebebi, makinenin d-range seçeneğinin aktive edilmesinden dolayı kaynaklanıyor. Makinenin ISO menüsünden aktif hale getirebileceğimiz bu değer sayesinde, sert ışıkta bile aydınlıkta kalan noktaların detaylarını kolay kolay kaybetmiyoruz. Fakat bunun için ISO 100 değerinden feragat etmemiz gerekiyor.

Ben fotoğrafı çekerken güneş acımasızca parlıyordu. Pozlama telafisi kullanıp daha düşük pozlama değeri ile çekseydim, martı karanlık kalacaktı. D-Range sayesinde güneşin parlayıp beyaz yansıma oluşturduğu çoğu noktanın detaylarını korurken, gölgelerden de feragat etmemiş oldum.

Sahil kenarında çektiğimiz fotoğraflardan sonra, Garipçe'nin yukarısında kalan surlara doğru bir yürüyüş gerçekleştirdik. Yukarı çıktığımızda şahane bir manzara ile karşılaştık.





Bu panoramik görüntü düşük çözünürlükte bir kopya. Asıl dosya çok daha büyük ve 10 adet dik fotoğrafın birleşiminden elde edildi. Yaklaşık 270 derecelik bir görüş alanında hem Boğaz'ın Karadeniz girişini, hem de Garipçe'yi aynı anda görebiliyorsunuz. Bu çekimde eskiden çektiğim panoramaların aksine M modu yerine P modunu kullandım. Amacım RAW karelerin ışığıyla ne miktarda oynayabileceğimi, ışıkları eşitlemek için ne kadar uğraşmam gerektiğini görebilmekti.

Pentax kameraların iki adet RAW seçeneği var. Biri Pentax'a ait olan PEF uzantıl dosyalar. Öbürü ise Adobe'nin piyasa standardı DNG (Digital Negative) dosyası. DNG seçeneğinin olması çok hoşuma gitti. Diğer kameraların dosya formatları karışık olabiliyor. Örneğin Canon makineler .CR2 uzantılı dosyalar kaydetse de her CR2 uzantılı dosyanın yapısı aynı olmuyor. Örneğin 400d ile birlikte gelen Digital Photo Professional yazılımı, 50d ile kaydedilmiş CR2 dosyalarını açmıyor. DNG de versiyon uyumu sorununuz yok. Şimdi de gelecekte de DNG dosyalarını her zaman okuyabileceğiniz Adobe programları olacak. Fakat bundan 10 sene sonra Canon Eos 350D ile çekilmiş RAW fotoğraflarınıa bakmak istediğinizde belki de yazılımınızın bu eski formatı desteklemediğini göreceksiniz.

Pentax makinesinin RAW seçeneklerinin arasında DNG'yi eklemekle çok güzel bir iş yapmış olsa da, makine ile birlikte gelen yazılım malesef çok kullanışsız. DPP'ye alıştıktan sonra resmen kullanamadım Pentax Photo Laboratory'yi. O yüzden Adobe Bridge kullanmaya başladım. Tüm Pentax kullanıcılarına tavsiye ederim. Bir yerden bir şekilde Adobe Photoshop CS4 edinme şansınız varsa edinin. Gördüğüm en başarılı RAW işleme programı diyebilirim.

Garipçeden sonra Dalya sahiline gittik. Sahilde pek işimiz olmadı, direkt dağa taşa çıktık. Oradan da bir panoramik çekim yaptım.





Bu seferki 360 derece. İki panoramik görünüden de görebileceğiniz gibi ışık konusunda pek zorlanmadım. Fakat bunun sebebi Hugin yazılımının ışık geçişlerini çok iyi ayarlayabilmesi. Pentax makinede ışk ölçümü konusunda dikkatli davranmak gerekiyor.Açıkçası ben makinenin ölçtüğü ışık değerlerini genel olarar 1 tam durağa yakın düşük buldum. Pozlama telafisi +1'de çektiğim fotoğraflar genel olarak daha canlı ve parlak çıkıyorlardı.

Bir başka dikkat edilmesi gereken husus ise nereyi pozladığını bilmekti. Bir çok durumda ortalama ışık değeri ölçümü yerine nokta(spot) ölçüm yaparak daha başarılı sonuçlar elde ettim.

Fotoğraf çekerken ışık ile oynamak çok zevkli. Özellikle güzel bir modeliniz ve uygun coğrafyanız da olunca çok güzel çalışmalar çıkartabiliyorsunuz.



Bu fotoğrafta pozlamayı nokta ölçüme ayarlayıp güneşi pozladım. sonra AE-L tuşuna basarak pozlama değerini kitleyip, Selin'i güneşin önüne alıp bu şekilde fotoğrafı çektim. 22mm odak uzunluğu, f/7.1 aperatür değeri, 1/3200s enstantane değeri ve ISO 100'ile çekilen bu fotoğrafta, Selin nerdeyse tamamen karanlık çıktı. Sonradan RAW'dan çevirirken gölgeleri biraz daha karartarak tam silüet elde ettim. Son derece hoş bir fotoğraf oldu ve şu anda masaüstü arkaplanımı süslemekte.

Tepelerden sahile geri dönerken, bulunduğumuz bölgede bir çok kelebek olduğunu gördük. Lensimin az da olsa makro olanağının olduğunu bildiğimden hemen bu kelebeklerin fotoğraflarını çekmeye başladım.



Makro çekim, ufak objelere olabildiği kadar çok yaklaşıp, btün detayları ile çekme sanatına deniyor. Makro etiketli lensleri gerçekten objelere çok yaklaştırıp kullanabiliyorsunuz. Normal günlük kullanım lenslerinin minimum odak uzaklığı 30-40 cm iken, makro lenslerde objenizin dibine kadar girebiliyorsunuz.

Daha makro konusunda çoook acemi olmama rağmen bazı şeyleri öğrenme fırsatı buldum. Öncelikle makinemin herhalde kullanmam dediğim Live-view modunu kullanmanın neden gerektiğini anladım. Benim lensimin minimum odak uzunluğu 42cm. 250mm odak uzunluğuna getirdiğimde f/8 aperatür için alan derinliğim 0.4mm!! Bu dar alan derinliğini autofocus ile yakalamak gerçekten çok zor. Vizörden baktığınızda gördüğünüz görüntü ise netlik konusunda çok yardımcı olmuyor.

Yani kısacası manual odaklama yapmak gerekiyor ve bu odaklamayı da vizörden değil, Liveview ekranından yapmanız gerekiyor. Liveview ekranı, seçtiğiniz ayarlara göre diyaframı kısar ve alan derinliğini tam olarak görmenizi sağlar. Ayrıca Liveview açık iken dijital olarak fotoğrafa yakınlaşabilirsiniz. Her ne kadar bu yakınlaşma çok net olmasa da, odaklamanın olup olmadığı konusunda size genel bir fikir verecek kadar detaylıdır.

Bu noktadan odaklamayı hallettiğinizde geriye bir tek deklanşöre basmak kalıyor. Otofokus'da iyi sonuçlar veriyor. Fakat gördüğüm kadarıyla manual kadar net olmuyor.

Dalya gezimizi bitirdikten ve bir çok fotoğraf çektikten sonra, Uzunya'ya geçtik.





Bu manzara eşliğinde balığımızı yedik, rakımız içtik ve evimize döndük. Gezinin diğer fotoğrafları için bu bağlantıdan faydalanabilirsiniz.

Sonuç olarak yeni makineme alışmaya başladım. Bu haftasonu çektiğim fotoğraflar gelecekte çekeceğim güzel fotoğrafların da habercisi. Bu hafta Suriye'de olacağım. Haftaya görüşmek üzere.

Işığınız bol olsun.

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

15 Mayıs 2009 Cuma

Bekliyorum.Net

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

Yeni fotoğraf makinemin gelmesine artık sayılı saatler kaldı. Eve-Online'da ilk Battleship'imi aldığım zaman bile bu kadar heyecanlanmamıştım. Bayağı araştırdım almadan önce. Kağıt üzerinde verdiğim paranın tam karşılığı gibi duruyor k20d. Forumlardan okuduğum yorumlar da aynısını söylüyor. Ama asıl kararı tabii kullanmaya başladıktan sonra vereceğim. Siz de k20d incelemem için başka yazıyı beklemek zorunda kalacaksınız.

Fakat komik bir durum var! Sanırım benim 400d pabucunun dama atılacağını farketti. Daha önce çekmediği kadar net fotoğraflar çekme başladı. Daha geçen pazar günü nargilede Selin benim bir fotoğrafımı çekti ki herhalde makinemin bu güne kadar çektiği en net fotoğraftı.



Fotoğraf 50mm f/1.8 II lens ile çekildi. ISO-200, Aperatür f/2.5 ve Enstantane 1/500s değerleri kullanıldı. 50mm f/1.8 ile çok güzel fotoğraflarım olmuştu fakat hiçbiri bu kadar keskin değildi. Ne kadar keskin bir fotoğrafa baktığınızı anlamanız için %100 yakınlaştırılmış halde bir parçasına bakmanız gerekiyor.



Gayet keskin ve net bir görüntü. Gerçi bunun beni çok şaşırtmaması lazım. Çünkü 50mm f/1.8 gerçekten bu netlikte fotoğrafları çekmemi sağlayabilecek bir lens. En geniş aperatür değerinde bu kadar net değil tabii ama 2.5 den sonra son derece net hale geliyor.

Bundan önceki yazılarımda da lenslerin, belli aperatür değerlerinde en net hallerine geldiklerini anlatmıştım. Genelde en geniş aperatür değerinden bir durak aşağı indiğinizde en net noktaya erişiyorsunuz. Fakat bu durum her lens için bu şekilde değil.

Aslında lenslerin hangi aperatür değerinde ne seviyede netlik sağladıklarını bilebilmemiz için bir kılavuz var. MTF eğrileri denen grafikler, lenslerin hangi aperatür değerinde, ne netlikte çekim yapabileceğini bize gösterebiliyor. Mesela Dpreview.com incelediği lenslerin değişik aperatür değerleri için MTF grafiklerini sayfasına koyuyor. Bu sayfada 50mm f/1.8 II' nin değişik aperatürlerde ne seviyede netlik sağladığını görebiliyoruz. Aperatür değeri f/2.5 için şu şekilde bir grafik oluşuyor.



MTF eğrisi soldan sağa doğru fotoğrafın merkezinden, köşelerine kadar olan netliği gösterir. Görüldüğü gibi f/2.5 de merkez netlik oldukça güzel iken kenarlara doğru gittikçe azamaktadır. Zaten benim fotoğrafın kesip sayfaya koyduğum parçası da merkezden alınma.

Grafikde bir adet referans çizgisi mevcut. Nyquist frequency denilen bu değer sizin sensörünüzün üst sınırı. Bu MTF eğrisinde kamera olarak Canon EOS 450d kullanılmış. 450d nin sensörü 12.1 megapixel. Nyquist frequency çizgisi 12.1 megapixellik sensörün aktarabileceği en yüksek fotoğraf netliğinin bir göstergesi. Grafikten de anlaşılabileceği gibi 450d'nin megapixel çözünürlüğü, f/2.5'de benim lensimin sağlayabileceği "çözünürlük"ten fazla. Zaten bu yüzden belli bir noktadan sonra kaç megapixellik fotoğraf makineniz olduğunun pek önemi kalmıyor. Lenslerimiz fotoğraf makinelerinin algılayabileceği netlikte görüntüyü bize sağlayamıyorlar.....

....desem de aslında yalan.



Bu grafikte aynı lens, aperatür daha da kısılarak f/5.6'ya getirilmiş durumda. Netlik bütün çerçeve boyunda o kadar artmış durumda ki 12.1 megapixel artık yetmiyor. 50mm f/1.8'i üç tam durak birden kıstığımızda elde ettiğimiz görüntü oldukça net. Peki ya daha fazla kısarsak?



Bu MTF eğrisi f/22'deki netliği gösteriyor. Görebildiğiniz üzere netlik ciddi seviyede düşmüş durumda. Bu yüzden aperatürü çok gerekmediği sürece fazla kısmamak lazım. Zaten 50mm f/1.8 almışsanız, büyük ihtimalle ışığın az olduğu yerde hızlı enstantane değerleri ile çalışmak istersiniz.



Aperatür değeri f/1.8 için merkez görüntü keskinliği yerinde olsa da köşelerde ciddi netlik kaybı mevcut. Fakat sonuçta şu hali ile lens, 3 durak kısılmış halinden (f/5.6) 2^3=8 kat daha hızlı. Düşük ışıklarda elinizin veya objenizin hareketinden dolayı oluşacak netlik kaybı, lensinizin aperatür sebebiyle oluşturacağı netlik kaybından oldukça fazla olacaktır.

Ben 50mm f/1.8'imi genelde 2.5-2.8 değerlerinde kullanıyorum. Ama tabii ki ışığın durumuna ve ortama göre bu değeri değiştiriyorum. 18-55'i ise gezintilerde f/8'de kullanıyorum. Düşük ışıkta ise boşuna kendimi yormayıp flaşı açıyorum. Flaş kullanamayacağım durumlarda vaktim varsa 50mm f/1.8'i takıp çekimi gerçekleştiriyorum. Yoksa boşuna uğraşmıyorum.

Yeni makinemde sadece bir adet 18-250 lens olacak. In-body Shake Reduction bir nebze de olsa gece cekimlerinde yardım edebilir diye düşünüyorum. Ama vakti geldiğinde Pentax 50mm f/1.4 almayı planlıyorum. f/1.4 aperatür + In-body Shake Reduction ile sanırım flaş kullanmaksızın gece fotoğrafları çekebilirim :)

Bir sonraki yazımda yeni makinem ile birlikte görüşmek üzere. Işığınız bol olsun.

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

14 Nisan 2009 Salı

Kullanım Kılavuzu Mk2

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

Bebekler inanılmaz şeyler. O kadar ufak ve bilinçsiz gözükmelerine karşın herşeyi anlıyorlar. Cin gibiler. Örneğin fotoğraf makinesini doğrulttuğunuzda hemen dönüp poz veriyorlar. Kuzenimin oğlu minik Berker'de geçtiğimiz günlerde bize yaptıkları ziyarette bana bir çok poz verdi.



Fotoğraflardan da anlayabileceğiniz gibi elektroniğe meraklı biraz. Birlikte Test Drive: Unlimited oynadık bir süre. Uzun bir süre değil. Çünkü dikkatimiz biraz çabuk dağılıyor.

Tabii ki Berker'in dikkati bir an geldi sürekli kendisine doğrultulan fotoğraf makinesine takıldı. Ben de Canon Eos 400d'mi boynumdan çıkartıp Berker'e verdim. Lensle oynayacağını veya LCD ekrana bakacağını düşündüm. Fakat Berker'in minik elleri fotoğraf makinesinin modlarını ayarladığımız büyükçe düğmeye gitti ve bir yandan bana bakarken bir yandan da o düğmeyi çevirmeye başladı.

Berker 5 saniye içerisinde sıkılıp bıraktı. Bilmiyordu ki ilk ilgisini çeken düğme aslında herhangi bir fotoğraf çekmeden önce atılan ilk adımı simgeliyordu. Gerçekten de bu Mod tekerleği (Mode Dial) bütün fotoğraflarımızın ilk adımını teşkil ediyor. Çekeceğimiz fotoğrafın sonucuna karar vermek aslında bu noktadan başlıyor. Her istediğimiz fotoğrafı her modda çekemeyiz. Çoğu modun kendine özgü teknikleri bile var. Kullanım kılavuzunda ise sadece bu modların çok kısa tanımlamaları anlatılıyor.

Bu yazıda kullanım kılavuzuna bir kaç ek yapacağım. Pozlama modlarını, ne manaya geldiklerini ve nasıl kullanıldıklarını anlatacağım.



Auto - Otomatik Mod

Sizin için herşeye karar veren mod. Eğer makinenizi sizi çekmesi için garsona, arkadaşınıza veya yoldan geçen birine verecekseniz hemen makinenizi bu ayara getirin. Alan derinliği, ISO, enstantane hızı gibi parametrelerle sizi meşgul etmez. Işığa bakar, eğer gerekliyse flaşı açar. Kısacası sizin yerinize düşünür.



Genelde başarılı sonuçlar verse de otomatik modu kullanmayı gururumuza yedirememek gibi bir saplantımız var nedense. Evet SLR makineler sayesinde fotoğraf çekmeyi sanat haline getirecek kalitede fotoğraflar çekebiliyoruz. Makinenin değişik modları sayesinde gerçekten fotoğrafın karakterini etkileyici bir şekilde değiştirebiliyoruz. Fakat çektiğimiz bütün fotoğraflar sanat eseri statüsünde olmak zorunda değil! Arkadaşlarımız ile eğlenirken, tatil yörelerini, tarihi mekanları gezerken anın tadını çıkarmak yerine, aperatür değerini kaç seçmek gerektiğin veya ISO'yu yükseltmenin gerekip gerekmediğini düşünmekle vakit geçirmek açıkçası angarya olabiliyor.

Ama evet! Ben de çok seviyorum o ayarlar ile oynamayı. Bana makinenin sahibinin ben olduğumu ve çektiğim fotoğraflarda bir etkim olduğunu hissettiriyor. Ben de pek kullanmıyorum otomatik mod'u. Fakat sebebi makinanın yaptığı seçimlere güvenmemem değil. Otomatik mod'u kullanmamamın bambaşka bir sebebi var! Otomatik modda çektiğimiz fotoğrafları maalesef RAW biçimde kaydedemiyoruz. Bu durumda çekmiş olduğumuz fotoğrafın temel tonlama verileri için makinemizin içindeki işlemciye güvenmek durumunda kalıyoruz.

Çoğu makinede Otomatik moddan önce gelen bir kaç mod seçeneği daha mevcut. Portre çekimi, manzara çekimi, yakın çekim, spor çekimi, gece çekimi, flaşsız çekim gibi. Bu ön ayarlı modlarda tam otomatik modun müdahele sınırlarını belirliyoruz. Örneğin manzara modunda aperatür genişliği kısık tutularak geniş bir alan derinliği sağlanıyor. Portre modunda ise alan derinliği olabildiği kadar dar tutulup arka plan objelerinin kadrajı kalabalıklaştırması engelleniyor. Açıkçası eğer ben manzara veya portre çekeceğim diye ayar düğmesini kaydırmayı düşünüyorsam, biraz daha zaman ayırıp, uygun aperatür ve enstantanteyi kendim ayarlayıp o şekilde çekmeyi tercih ederim. Bu seçenekler arasında tek kullandığım seçenek, flaşsız seçeneği. Özellikle müzelerde veya akşam üstü eşimle gezerken eğer kendimi de kadraja dahil etmem gerekiyorsa, fotoğraf makinesini birisine vereceğim zaman bu modu tercih ettiğim oluyor.

Yaratıcı modlar:

Bu modlar P,Tv,Av ve M modları. Bu modları anlatmaya geçmeden önce fotoğrafımızın ışığını oluşturan faktörleri hatırlayalım. Diyafram aralığı, yani aperatür, sensör üzerine düşecek ışığın miktarını, Enstantane de süresini belirtiyodu. Bu iki değerin yanısıra ISO değeri sensörün hassaslığını ve son olarakta pozlama değeri de fotoğrafın parlaklık seviyesini belirtiyordu. Her ne kadar pozlama değeri bir sonuç olarak görülebilecek olsa da, ben pozlama değerini de bir parametre olarak düşünmenin daha doğru olduğuna inanıyorum.

Bu değerlerden ISO değerinin kontrolu tamamen bizim elimizde. Makinemizin "yaratıcı mod"ları, kalan üç değerin ikisine müdahele etmemizi sağlıyor. Bu iki değeri değiştirerek üçüncü değerin durumunu gözlemleyebiliyoruz.

Sadece bir istisna var:

P - Program Modu

Program modu aslında en kullanışlı modlardan biri. Özünde otomatik mod ile aynı başlangıç işlemine sahip. Fakat çekim değerlerini seçtikten sonra size müdahele şansı tanıyor. Bir kere ISO tamamen sizin kontrolünüzde. Pozlama miktarı da sizin kontrolünüzde. Ekrandaki parlaklık cetveline müdahele edip çektiğiniz fotoğrafın parlak veya koyu çıkmasına karar verebiliyorsunuz. Odaklama şekli, beyaz dengesi gibi değerler de sizin kontrolünüzde. Deklanşöre yarım basıp odaklama ve ışık ölçümünü gerçekleştirdiğiniz anda makine size otomatikman enstantane/aperatür değeri öneriyor. Bu noktada tekerleği çevirerek aynı ışık değeri için diğer enstantane/aperatür ikili değerlerini seçebilyorsunuz. Diyelim ki aperatürü bir durak kadar kıstınız, enstantane de hemen bir durak kadar uzayacaktır. Bu sayede alan derinliğine de müdahele şansınız olabiliyor. Ayrıca P modunda flaşı açtığınızda enstantane hızı otomatikman 1/60'a ayarlanıyor....evet flaşın açılıp açılmayacağı da sizin kontrolünüzde.

Aslında P modu son derece başarılı bir mod. P modunda çektiğiniz fotoğrafları RAW olarak kaydetme şansınız da var. Makinenin verdiği değerler ise genelde son derece başarılı. Fakat makine bu değerleri anca siz odaklamak için deklanşöre yarım bastığınız zaman veriyor. Yani önceden enstantaneyi/aperatürü ayarlayıp, ayarladığınız değerler ile çekim yapma şansınız yok. Ama zaten diğer modlarda da ışık ölçümü yapmadan fotoğraf çekme şansınız pek yok.

Fakat öyle bir zaman gelir ki, fotoğrafını çekmek istediğiniz nesne hızlı bir şekilde yanınızdan gelip geçer ve siz deklanşöre bastığınızda makineniz P modundaysa sadece objenin hareketinden kaynaklanan bir hareket bulanıklığı(motion blur) görürsünüz. İşte o anda keşke makineyi Tv modunda kullansaymışım dersiniz.

Tv- Enstantane Öncelikli Mod (Shutter Priority)

Tv modu aslında hareket modu. Eğer fotoğraf çekeceğiniz yer/ortam herhangi bir şekilde hareket içeriyorsa ve siz bu harekete hükmederek fotoğraf çekmek istiyorsanız, makinenizi Tv moduna ayarlamanızda fayda var. Enstantane öncelikli Tv modunda siz bir enstantane değeri seçiyorsunuz. Bu enstantane değerinin yanısıra bir de pozlama değeri ayarlıyorsunuz. Asıl öncelik enstantane değerinde olduğundan dolayı tekerlek enstantene değerini ayarlamanızı sağlıyor. Pozlama değerini ayarlamak için (Canon Eos 400d'de) LCD ekranın sag ust kosesindeki, yanında AV yazan kutucuğun düğmesine basılı tutup tekerleği çeviriyorsunuz.

Makineniz ise bu iki ayarladığınız değer üzerinden aperatür değerini hesaplıyor ve size sunuyor. Eğer yeteri kadar ışık yoksa veya çok fazla ışık varsa, odaklamayı yaptığınızda, yani ışık ölçümü yapıldığında, vizördeki aperatür değeri yanıp sönmeye başlıyor. Bu ya lensinizin en geniş aperatürünün uygun bir parlaklık sağlamak için yetersiz geldiğini, ya da en kısık aperatürün bile sensör üzerindeki ışık miktarını düşürmeye yetmediğini belirtir. Bu noktada ISO değerini değiştirerek duruma müdahele edebilirsiniz.

Tv modunda flaş, siz açmadıkça çalışmaz. Fakat flaşı açmak maksimum enstantane değerinin düşmesine sebep olur. Normalde flaşın senkronlanma değeri 1/250s dir. Bu yüzden flaş açıkken Tv modunda 1/250s'den daha hızlı bir enstantane değeri elde edemezsiniz.

Tv modu, içinde hareket geçen ve zamanı dondurmak istediğiniz durumlarda kullanılır. Bir çok hareketi 1/250s gibi bir enstantane değeri ile "dondurabilirsiniz". Kuşların kanatlarını çırpışını, Kewell'in serbest vuruşunu, F1 arabasının önünüzden geçişini veya bir balıkçının oltasını atışını 1/250 ve daha büyük enstantane değerlerinde "yakalayabilirsiniz"



Bu fotoğrafta balıkçının kurşunu, oltasının eğrilme miktarı gibi normalde göremeyeceğimiz detayları yakalayabiliyoruz. Tv modunda 1/1600s olarak ayarladığım enstantane hızı ile bu fotoğrafta zamanı dondurabildim.

Bazen'de hareketin akmasını istersiniz. Fakat yine de enstantane hızının kontrolü sizde olmalıdır. Kasten enstantanenin düşük tutulduğu bir çok teknik mevcut. Bunlardan biri panning.



Bu fotoğrafı Muğla ile Bodrum arasındaki yolda bir benzincide çektim. Bir çok denemem arasında en neti buydu. Son derece aydınlık havada ISO değerini 100, enstantane değerini 1/20s ye indirdiğimde TV'modu aperatür değerini f/25'e ayarladı! 55mm odak uzunluğuna ayarladığım objektif ile yola dik bir şekilde durdum ve arabaların gelmelerini bekledim. Arabayı sürekli odaklanmış tutmam gerekiyordu. Her ne kadar f/25 için alan derinliği sorun olmasa da, Ben odaklama sistemimi takip amaçlı kullanılan "AI Servo" moduna ayarladım. Bu sayede lensim sürekli olarak odak ayarı yapacaktı.

Arabalar yaklaştığında onları kadraja alıp takip etmeye başladım. Bakış açım yola dik gelmeden çok az önce deklanşöre basıyordum ve kadrajda takibe devam ediyordum. Yaklaşık 10-15 poz çektikten sonra Bodrum'a doğru yolumuza devam ettik. Eve geldiğimde çektiğim panning pozlarından en netinin bu fotoğraf olduğuna karar verdim.

Arabanın netliği çok fazla olmayabilir. Fakat arkaplandaki hareketin bulanıklığı arabayı gerçekten ön plana çıkarıyor. Zaten hareket olmasa bile her fotoğrafta arka planın bulanıklığı ana objeyi daha öne getiriyor.

Zaten bu yüzden fotoğraf makinamızın Av modu var.

Av- Aperatür Öncelikli Mod (Aperature Priority)

Ben fotoğraf makinemi en çok bu modda kullanıyorum. Çünkü ana tekerleği kullanarak alan derinliğini ayarlayabiliyorsunuz. Bu mod sayesinde isterseniz dar alan derinlikli portreler, isterseniz de çok geniş alan derinlikli manzaralar çekebilirsiniz. Aperatür öncelikli Av modunda siz bir aperatür değeri seçiyorsunuz. Bu aperatür eğerinin yanısıra bir de pozlama değeri ayarlıyorsunuz. Pozlama değerini ayarlamak için aynen Tv modunda olduğu gibi Av kutucuklu düğmeye basıp tekeri çevirmeniz lazım.



Güzel çıkmış değil mi? Arkaplanda duran bizim balkonun beyaza boyanmış ahşap kapısının kirişlerini ben burada belirtmesem hiç farketmeyeceksiniz bile. Bu blendax güzeli fotoğrafına ileride yine değineceğim.

Alan derinliğini ayarlarken çok kullanmadığım fakat faydası dokunabilecek bir özellik var. Makinemizin lensini çıkarmak için kullandığımız düğmenin biraz altında ufak bir düğme daha var. Bu düğmenin adı "DOF preview". "Alan derinliği öngörüsü" olarak çevirebiliriz. Bu düğmeye bastığınızda diyafram belirlediğiniz aperatür değerinde kapanır ve vizörden elde ettiğiniz alan derinliğini gözlemleyebilirsiniz.

Uygun aperatür değerini ve pozlama değerini seçtikten sonra makinemiz bize gerekli olan enstantane hızını belirtiyor. Eğer gördüğünüz enstantane hızı yanıp sönüyorsa ortamda çok ışık var demektir. Bu durumda aperatürü kısmanız gerekecektir.

Av modunun başka bir avantajı ise lensin netliğine müdahele edebilmeniz. Geçen yazımda da belirttiğim gibi, genelde lensler en keskin görüntülerini, aperatür genişliğini, maksimum genişliğin 1 tam durak altına getirdiğinizde elde ediyorlar. Av modunda bu keskinliğe tam olarak hükmedebiliyorsunuz. Örneğin 18-55 kit lens ile 50-55mm odak aralığında, f/8 aperatür kullandığınızda erişilebilecek en keskin görüntüyü elde edersiniz.

Av modunda flaş, siz açmadıkça çalışmaz. Flaşı açmanız da P modundaki gibi enstantane değerine bir sınır koymaz. Bu sayede aşağıdaki gibi fotoğrafları Av modunda çekebilirsiniz.



Bu fotoğrafta odaklama ve ışık ölçümü karanlık ortama göre yapıldığından enstantane değeri uzun seçildi. Flaş ilk çaktığında ön planda bulunan bütün nesneler (yani ben ve Selin) aydınlandı. Arkaplan ise diyaframın uzun süre açık kalması sonucu fotoğrafa eklenebildi. Zaten alan derinliği az olduğundan dolayı arka plan bulanıklaşmış. Bu sayede el titremesinden dolayı oluşan bulanıklık rahatsız edici olmaktan çıkmış.

Gece turistik/tarihi bir mekan çekiyorsanız Av modu + flash bayağı başarılı bir kombinasyon oluşturuyor. Ama zaten flaş ile fotoğraf çekiyorsanız elinizde kullanabileceğiniz çok daha iyi bir mod var.

M- Manual Pozlama (Manual Exposure)

Manual pozlama bir çok profesyonelin tercih ettiği mod. Hatta bir çok kişiye göre SLR makinenin kullanılması gereken tek modu. Hem enstantaneyi hem de aperatürü kendi başınıza ayarladığınız bu modu, bir gün fotoğraf makineme tamamen hakim olduğumda belllllki ben de kullanacağım. Fakat o güne kadar bu modun benim için tek bir kullanım yeri var: Flaşlı çekim.

Manual pozlamada ana tekerlek enstantane hızını ayarlıyor, aperatürü ise Av kutulu düğmeye basılı tutup tekerleği çevirerek ayarlıyoruz. Bunu yaparken vizörden pozlama değerine bakıp bu değeri uygun seviyeye getiriyoruz. Odaklayıp, fotoğrafımızı çekiyoruz.

İşte benim tam olarak manual pozlama modunun neden bu kadar çok yüceltildiğini anlayamadığım nokta burada başlıyor. Vizörden bakıp uygun noktaya getirmeye çalıştığımız pozlama değerini zaten genelde hep 0 a getirmeye çalışıyoruz. Kimi durumlarda bir durak daha az pozlamamız gerektiğini biliyorsak, pozlama cetvelinde -1 değerini yakalamaya çalışyoruz.

Anlamadığım nokta şu: Zaten hedefimiz belliyse ve elimizde bu denklemin çözümünden yola çıkan iki güzel mod varsa biz neden hala denklemi çözmekle uğraşıyoruz. Ben bu sorunun cevabını hala tam olarak bulamadım. Bulduğum en yakın cevap -2 veya +2 pozlama değerinin altında veya üzerinde pozlama değerlerine ihtiyacım olduğunda manual pozlamayı kullanabileceğimdi....bununla ilgili bir kullanım yeri açıkçası bulamadım.

Ta ki flaştan endişe etmeyi bırakıp onu sevmeye başlayana kadar!(Dr. Strangelove!)

Aslında flaş denklemi çok basitti. P modunda da otomatik modda da flaş için 1/60s enstantane seçiliyordu. Pozlama değeri, işin içine flaş girdiğinde bayağı manasız kalıyordu. Zaten enstantane ve pozlama denklem dışına çıkınca kalan iki değeri(ISO, f/stop) olabilecek en iyi noktaya getirmek bana güzel flaşlı fotoğraf sağlayacaktı.



Mesela neredeyse tamamen karanlık ortamda çekilen bu fotoğrafta renkler gayet canlı çıkmış. Kullanılan değerler 18mm odak, f/8, 1/60s enstantane ve ISO 100. Flaş inanılmaz bir parlama yapıp fotoğrafın dengesini bozmamış. Ama biraz daha yakından çekilse bu denge bozulabilirdi.

Bunu engellemek için makinemizin bir seçeneği mevcut. Menüden Flash Exposure Compensation seçeneğini ayarlayarak flaş parlamalarını azaltabiliriz. Eğer fotoğrafını çekeceğimiz obje yakınsa bu değeri negatif tarafa çekerek flaş parlamalarında ciddi bir azalma sağlayabiliriz. Hatta custom functions'dan bu özelliği makinenizin "set" tuşuna atayabilirsiniz. Normalde "set" tuşu fotoğraf stili(Picture Style) seçmeye yarar. Fakat RAW çekiyorsanız bu değeri DPP'de sonradan fotoğrafınıza ekleyebilirsiniz.

Umarım kullanma kılavuzuna yaptığım bu ufak ek işinize yarar. Bir sonraki yazıda Selin'in "blendax güzeli" fotoğrafını inceleyeceğiz ve nasıl bu kadar parlak hale geldiğine bakacağız.

Işığınız bol olsun.

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

4 Nisan 2009 Cumartesi

Enstanta...ne?

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

Fotoğraf makinesini almamın üzerinden 2 ay ve yaklaşık 1000 deklanşör sesi geçtikten sonra, babamın kuzeninin oğlu, minik Arda'cığın doğum günündeyiz. Bu 2 ay boyunca makinemin ne yapabileceği ve ne yapamayacağı hakkında bir fikir sahibi olmuştum. Özellikle İtalya gezisinde farketmiştim ki, açık ve güneşli havalarda süper fotoğraflar çekebilmeme karşın, Roma'nın ve Vatikan'ın muhteşem müzelerinde düşük ışık altında çektiğim fotoğraflar bulanık ve/veya karlı gözüküyordu(ISO grain...bu konu kendi başına bir post gerektiriyor, ayrıca anlatacağım).

Dünya kültürünün şaheseri olan bu değerlerin benim fotoğraflarımda bulanık çıkmalarını hazmedebilirim. Ama Didem Abla ve Önder Ağabey'in şaheseri olan Arda'nın doğumgünü fotoğrafında bulanık çıkmış olmasını gerçekten hazmedemedim.



Bu fotoğraf o gün çektiğim sayısız başarısız fotoğraftan sadece biri...hatta en iyisi. Flaş kullanmak istemedim çünkü uykudan yeni uyanmıştı ve huysuzlanmasını istemiyordum.

Sol dirseğimi koyabileceğim bir tabure vardı. Dirseğimi dayadım. Sol elimin baş ve işaret parmakları ile lensi tutup, sol elimin sol alt köşesi ile fotoğraf makinesinin gövdesini destekledim. Sağ elimle gövdenin sağ tarafını kavrayıp parmağımı yavaşça deklenşöre dokundurdum. Bu arada vizörden Arda'nın kadraja girip girmediğini kontrol ettim. Deklanşörü yarım indirip otomatik odaklamayı gerçekleştirdikten sonra askerdeki atış talimlerini hatırladım.

Askerdeki atış talimlerinden hatırladığım şey, tüfeği doğru şekilde tuttuktan sonra nefesi tamamen verip, vücudun titremesini engelleyip, tetiği düşürmek gerektiğiydi. Fotoğraf çekerken de bu tekniği kullanmam gerektiğini düşündüm. Çünkü vizördeki ilk rakam bana 4 diyordu. Saniyenin 4'de biri yani 0.25 saniye boyunca diyafram açık kalacaktı.

Nefesimi verdim ve yavaşça deklanşörü indirdim. bu kadar uğraşıma rağmen sonuç yine de bulanık çıkmıştı.

Peki çözüm neydi? Sadece benim titremem değil, afacan Arda'cığın hareket etmesi de bubulanıklığa sebep olmuştu. Yani ben istediğim kadar sabit kalayım, Arda hareket ettiği sürece bu fotoğraf istediğim şekilde çıkmayacaktı.

Günün kalanında flaş kullanmaya mecbur kaldım. Güzel bir doğumgününün ardından eve döndüğümüzde fotoğrafı bilgisayara yükledim ve özelliklere baktım:

Odak uzunluğu 31mm, Poz süresi 1/4s, f-durağı 4.5, ISO 400

f-durağı 4.5, lensin bu odak uzunluğunda erişebileceği maksimum aperatür aralığı olduğundan f-durağını daha küçültme imkanım yoktu. ISO'yu daha yükseltmek de istemiyordum. Makineyi aldığımdan beri evimde kendi kendime yaptığım denemelerde bile iyi sonuçlar elde edemiyordum. Işık resmen yetmiyordu. Bu sorundan tek muzdarip olan kişi ben olamazdım. Hemen google'dan araştırmaya başladım...ve şu gerçeği öğrendim:

Daha geniş aperatür oranlı lensler de var!!!

Benim standard kit lensim 18-55 f/3.5-5.6'idi. Fakat diğer lensleri incelediğimde f/2.8, f/2, f/1.8 gibi lenslerin de varlığını gördüm. Sorun kafamda çözülmeye başlamıştı. Daha geniş aperatürlü bir lens alırsam enstantane hızını yükseltebilir, düşük ışıkta çok daha net fotoğraflar çekebilirdim!!

....ve fotoğrafçılık için küçük benim için ise büyük bir adım sayılacak kararı aldım: "Canon EF 50mm f/1.8 II lens alacağım!". Canon'un en ucuz lensi sayılabilecek bu lens sabit odak uzunluklu bir lens. Yani zoom edemiyorsunuz. Tek bir kadrajınız var ve objenizi kadraja sığdırmak için ayaklarınıza güvenmek zorundasınız.

2 hafta sonra EF 50mm f/1.8 işyerinde masamın üzerinde duruyordu. Hızlı bir şekilde fotoğraf makinemin lensini çıkartıp yeni oyunca....lensimi makinaya yerleştirdim. Birşeylerin, birilerinin fotoğrafını çekmeliydim. Ofisdeki ışık seviyesi herhangi bir iç mekanda olacak kadardı. Yerimden fırladım ve ilk gördüğüm kişi olan Ahmet'in hızlı bir şekilde fotoğrafını çektim.



Herhangi bir yerden destek almadım. Sadece ayaktayım, nefes falan da vermedim. Av modunda f-değerini 1.8'e getirip odaklayıp deklanşöre bastım. Ahmet o anda belki bana bir şey söylemeye çalışıyordu. Fakat ne Ahmet'in hareketi ne de benim herhangi br titremem fotoğrafa etki etmemişti. Çünkü enstantane hızı 1/160 olmuştu. Saniyenin 160'da biri süresince açık kalmıştı diyafram. Dar alan derinliği sayesinde Ahmet ön planda kalmış, ofisin arka planı ise yumuşamış ve ilgi çekmez hale gelmişti.

Enstantane hızı ile f-durağı arasındaki ilişkiyi çok kısa bir şekilde anlatıp bu yazımı bitireceğim. Av modunda tekerleği her çevirişinizde f değerini 1/3 "durak" değiştirirsiniz. Her 3 "Tık" da bir "Tam durak" noktalarına gelirsiniz. Bu tam durak değerleri şu şekildedir.

1, 1.4, 2, 2.8, 4, 5.6, 8, 11, 16, 22

Aynı şekilde Enstantane süresi içinde tam duraklar mevcuttur.

1, 2, 4, 8, 15, 30, 60, 120, 250, 500

Aynı ışık ve ISO değeri için, bu durakları referans olarak kullanabilirsiniz. Yani eğer f değeri 4 için fotoğraf makinasının ölçtüğü enstantane değeri 1/4 saniye ise f değeri 1.4 için (3 durak aşağı) enstantane değeri 1/30 (3 durak yukarı) olacaktır.

Hemen laf arasında sıkıştırayım, bu değerlerin karşılıklı hareketlerini görmek için makinanızı P moduna alın ve vizörden bakarken tekerleği çevirin. Enstantane durağı düşerken f durağı yükselecektir. Bu modda otomatik mod sizin için en uygun pozlama ayarlarını seçecek ve siz tekerleği çevirerek aynı ışık miktarı için değişik f/enstantane ikilisiniden istediğinizi seçebileceksiniz. Bu sayede hem otomatik modun rahatlığına hem de alan genişliği seçimine sahip olacaksınız.

Bir sonraki yazıda biraz ISO dan ve dijital çağın karanlık odasından bahsedeceğim.

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

Ya bu fotoğraf fena olmadı sanki

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->

Fotoğraf makinamızı aldıktan sonraki ilk hafta sonu. Hani herhangi bir yeni oyuncak aldığınızda onunla oynamak istersiniz ya.....veya yeni biri elektronik cihaz aldığınızda durmadan kurcalarsınız....biz de aynı o durumdayız. Fırladık evden gittik Baltalimanı'na, sahilde yürüyüp bir sürü fotoğraf çektik. Tabii merak da var, standard 18-55 lens'in yanısıra 75-300'ü de denemeye çalıştık. Bir çeşit sihiri vardı 75-300'ün. Mısır gezisinde de farketmiştik ki bu lens her ne kadar telefoto lensi olsa da süper portre fotoğrafları çekiyordu.

Bunu baltalimanında çektiğimiz fotoğraflarda da tesbit ettik. Sonra arabayla yukarı, Vakıftepe'ye çıktık. Bu fotoğraf da orada çekildi.



Deklanşöre basarken hala safça düşünüyordum. "Oooh ön planda sevgili eşim arkaplanda da sahil şeridi, çok güzel gözükecek".

O zamanlar daha bilimyordum ki alan derinliği denen bir gerçek var. Odak uzaklığı ile aperatür açıklığı arasındaki orana göre belirlenen bu değer özellikle telefoto lenslerde objeyi ön plana çıkarıp, arka planda yüksek çapta bir yumuşama(Bokeh) yaratıyor. Bu yumuşama sayesinde arkaplan ile ana objenin birbirine karışması engellendiği gibi, ana obje çok daha ön plana çıkıyor. Tek bildiğim, nedense bu telefoto lensle çektiğim fotoğrafların bir hoş gözüktüğüydü.

Vizörden baktığımda vizörün altında gördüğüm rakamlardan biri bana bir şey ifade etmiyordu fakat birşeyler ifade etmesi gerektiğine emindim. Vizörün altında enstantane hızı, bilmediğim bir rakam,pozlama ölçeği ve bilmediğiim başka bir rakam duruyordu.



Eve döndüğümüzde bu bilmediğim rakamın ne olduğunu bulmaya karar verdim ve fotoğrafçılık için en büyük adımlarımdan birini attım. Kameranın üzerindeki anahtarı otomatikten yukarı doğru çevirmeye başladım.

Otomatikten itibaren yukarı doğru şu değerler vardı:

P-Tv-Av-M-A_Dep

Tabii ki o zamanlar ne manaya geldiğini bilmiyordum. Daha o zaman deklanşörün hafif arkasındaki tekerlek nesnesinin ne işe yaradığını bile bilmiyordum. İşte o anda her Türk erkeğinin yapmayı kendine yediremediği hareketi yaptım:

Gidip makinenin kullanım kitapçığını elime aldım.

Kitapçıkta Aperature Size denen bir şeyden bahsediyordu. O anda anlamıştım ki o vizörden gördüğüm ve anlamadığım ilk rakam, aperatür boyutunun odak uzunluğuna oranıymış!!!!

Peki aperatür ne??? Deklanşöre bastığımız anda lensin kenarındaki kapakçıklar bir anda kapanır. Fakat bu kapanma tamamen olmaz. Ufak bir delikten ışık içeri girip sensörün üzerine düşmek ve fotoğrafı oluşturmak zorundadır. İşte bu delik aperatür. Bu delik ne kadar büyük olursa, sensörün üzerine o kadar çok ışık düşer.

Aperatür değeri lenslerin karakteristik değerlerinden biridir. Örneğin 400d'nin standart kit 18-55 lensinin üzerinde f/3.5-5.6 yazar. Bu şu demektir. 18mm de (yani en geniş açıda) elde edebileceğniz en geniş aperatür değeri odak uzaklığının 3.5'de biridir. 55mm'ye (maksimum zoom) geldiğinizde ise en geniş aperatür değeri odak uzaklığının 5.6'da biridir.

Peki aperatür niye bu kadar önemli? İşte alan derinliği kavramı bu noktada devreye giriyor. En geniş aperatür değeri lens ile sınırlanmış olsa da bu aperatürü istediğimiz kadar küçültebiliyoruz (f'ten sonraki rakam ne kadar büyürse aperatür o kadar küçüktür,kısıktır). Bunu sağlayan kamera modu AV modudur. Kameranın üzerindeki düğmeyi AV moduna getirdiğinizde o ufak tekerleği çevirdiğiniz zaman makinanın "f-durağını" ayarlarsınız.

Yani 18mm f/3.5 yerine aynı fotoğrafı 18mm f/22 de de çekebiliriz. Bunu yaptığımızda ise burnumuzun dibinden ufuk çizgisine kadar neredeyse her nokta net çıkar. Fakat bu kadar geniş bir alan derinliğinin karşılığında sensöre çok düşük miktarda ışık düşer. Bunu telafi etmek için ise enstantane hızı yavaşlar. Yeteri kadar ışık yoksa da bir anda elimizin titremesi sebebiyle netliği kaybederiz ve bulanık bir görüntü elde ederiz.

Peki, bu tip bir fotoğraf çekmek istediğimizde f durağını kaça ayarlamalıyız? Bu sorunun genel bir cevabı yok. Odak uzunluğuna göre değişir. Belirli bir alan genişliği formülüne odak uzunlğu ve f değerini koyup sonucu bulmanız lazım...

.....sakin..sakin...tabii ki bulunduğumuz çağda bu kadar gereksiz bir işlemi yapmamıza gerek yok. Yukarıdaki düğmeyi iki tik daha ileri alıp A_Dep moduna getirmek yeter. Bu modda, fotoğraf makinesi kadrajın her noktasının net kalması için gerkli olan f değerini bulur ve ışık seviyesinin ideal durumda kalmasını sağlayacak enstantane değerin bulur ve size sadece deklanşöre basmak kalır. Bu sayede ön planda objenizi arka planda da istediğiniz manzarayı, veya mimari yapıyı net bir şekilde yakalayabilirsiniz.

Aperatür aralığı, enstantane hızı ve makinanın modları gibi konulara bundan sonraki bloglarımda da devam edeceğim.

Yine içgüdüsel olarak başka bir kurala daha uymuşum bu fotoğrafta. Selin'i kadrajın ortası yerine, kadrajın hafif sol tarafına yerleştirmişim. Selin'in vücudunun baktığı tarafa doğru bir boşluk bırakmışım.



Tabii o zamanlar daha bilmiyorum ki fotoğrafçılığın altın kuralı objeyi kadraja yerleştirirken objeyi, "Altın Nokta" olarak ifade edilen 4 noktadan birine yerleştirmekten geçiyor. Bu altın noktalar, kadrajı 3x3 şeklinde böldüğünüzde ortaya çıkan çizgilerin kesiştiği noktalarda bulunuyor ve insanın dikkati otomatikman bu noktalara yoğunlaşıyor. Ana objenin "yönünün önünü" de boş bırakacak şekilde bu 4 noktaya yerleştirilen obje, her zaman ortada duran bir objeden daha çok dikkat çekiyor.

İnşallah gözlerinizi fazla yormamışımdır. Bir sonraki blogumda aperatür ve enstantane hızını biraz daha açıklayıp ilk lensimi nasıl aldığımı anlatacağım.

Işığınız bol olsun.

<-Önceki SayfaSonraki Sayfa->